BIGtheme.net http://bigtheme.net/ecommerce/opencart OpenCart Templates
Home / ARŞİV / Sağlık Perspektifi, Toplumla Buluşma ve Kadın Sağlık Hareketi(1)-Arzu Türkmen

Sağlık Perspektifi, Toplumla Buluşma ve Kadın Sağlık Hareketi(1)-Arzu Türkmen

                                                                                                               

                                                                                                      Ata Soyer   Sağlık ve Politika Okulu

Sağlık, tarih boyunca toplumların varlığını sürdürmek için daima ürettiği alanlardan biridir. İnsanın ilk ortaya çıkışından bu güne biriktirdiklerinin başında yer alır. İlkel toplumlardan en gelişmiş toplumlara kadar her toplumda yeri vardır, her bireyi ilgilendirir, herkesin ihtiyacı ve katkısı vardır.  Naziler, Almanya’da Yahudi çocuklar üzerinde acımasız deneyler yaparak bilimsel sağlık bilgisi üretmeye çalışırken; ünlü Nazi subayı Joseph Beuys’un uçağı düştüğünde, göçmen Tatarlar, onun yaralı ve donmuş bedenini, yağ, süt, peynir ve keçe kullanarak iyileştirmişlerdi.

Devlet mekanizması ile birlikte toplumun ‘yapma gücü’, ‘yaptırma gücüne’ dönüşürken sağlık işleri de dönüşüm geçirmiştir. İktidarın, toplumsallığa müdahalesi iki yönlüdür: bir, zamana müdahale; iki, biriktirdiklerine müdahale… Zaman, ölçülebilir, homojen ve monoton iş yaşamına dönüşür, nesneleşir. Geçmiş de gelecek de sadece bugüne hizmet eder. Nesneleşme unutuştur; toplumun hafızasına ve umuduna müdahaledir. Her şey metadır, aktiflikler pasifliğe, özneler nesnelere, yapma gücü yaptırma gücüne dönüşür.[2] Yapma gücü, birleştirici ve yapanları bir araya getirirken, yaptırma gücü ayrıştırır ve bireyi, kendine, emeğine, topluma yabancılaştırır. Sağlık, toplumun birlikte üretiminden çıkarak, iktidarın sunduğu ve ihtiyaç olunan haline gelir. Giderek, sağlık alanında bireylerin ve toplumun sağlık alanında kendine yeterliliğinin azalması savunma mekanizmalarından uzaklaşmasıdır. Bireyin ve toplumun sağlık alanında ‘yapma gücünü’ tekrar edinmesi öz savunma mekanizmalarının tamamlanması için gereklidir.

Bu bağlamda, bu yazının konusu özellikle öz savunmanın bir parçası olarak sağlıktır. Toplumun sağlık bilgisine ve yetisine müdahalenin, bu alanın giderek daha fazla iktidarın kontrolüne geçmesinin kadın sömürüsüne etkisi, bugünkü durum, kadınların direnişlerinde sağlığın yeri ve son olarak kadın özgürlük mücadelesinde sağlık mücadelesi için önerileri ele alacağız.

Her alanda olduğu gibi sağlık alanındaki özgürleşme de kadının özgürleşmesine bağlıdır. Sağlık alanı ile en güçlü tahakkümün kadın bedeni ve toplumsal yaşam üzerine kurulması, bu alanın özgürleşme mücadelesinde öncelikli yer verilmesini gerektirir. Sağlıkta özgürleşme mücadelesini doğal sağlık perspektifi kapsamında geliştirilen kadın sağlık hareketi ile başlatmak mümkündür.

Tarihin ilk zamanlarında, sağlık ve yaşamla ilgilenen tanrıçalardan zamanla erkek tanrıya ve erkek doktora evrilen sağlık sağlayıcılarına rağmen, ilksel birikim dönemi ve öncesi kadınlar özellikle doğum ve kadın hastalıkları konusundaki işlerde kadınlar arası bir dayanışma sağlıyorlardı. Özellikle yoksul toplum kesimleri içinde sağlık işleri ile ilgilenen kadınlardı.

Yozlaşan Katolik kilisesi, kendine karşı oluşan köylü hareketlerini (Heretik hareketler) ezmek için Engizisyon mahkemelerini kurduğunda, eşitlik, adalet ve özgürlük arayışında olan kadın, erkek birçok insanı idam ettikten sonra kadın kırımına girişti. Bu kırım, tüm Avrupa ve sömürgelerinde 300 yıl boyunca devam etti. Üstelik Engisizyon Mahkemeleri, yobaz Katolik Kilisesi ile başlamışken Seküler mahkemeler, aynı gerekçeler ile  “cadı” yakmaya devam etti.

Cadı olarak suçlanan ve yakılan kadınların, sağlık işleri ile uğraşmaları, doğum yaptırmaları, genellikle yalnız yaşayan güçlü kadınlar olmaları ve etraflarında sevilen saygı duyulan insanlar olması tesadüf değildir. Zaten, ölüm emri verilmiş bir cadı kadının, en ağır işkencelerden geçirilerek konuşturulmaya çalışılması ve her yaptığını itiraf ettirilmesi de tesadüf değildir. Cadı avları ile birlikte, Kilise bünyesinde hukuk ve tıp okulları oluşturuldu. Kilisenin tıp okullarına kadınların alınması yasaktı. Tıp biliminin, erkek iktidarın elinde yeni kurumsallaşması ile birlikte bilimsel çalışmalar da Bacon gibi yine kiliseden yetişme bilim adamlarının etkisiyle kadını dışlayan hatta kadın üzerinde hakimiyet kuran bir yere evrildi. İşkenceler ve çeşitli yöntemler ile kadınlardan alınan sağlık bilgileri, tıp biliminin gelişmesinde kullanıldı.

Kürtaj yaptırmak, bebek öldürmek, doğum kontrol yöntemleri kullanmak kadınların cadı olarak suçlanması için yeterli sebeplerdi. Zamanla toplum içinde ebelik yapabilen kadınlar, sadece bunları yapan kadınları şikayet eden, kiliseye yemin etmiş kadınlar oldu. Kadınlar artık her türlü sağlık şikayetinde erkek ebeler ya da doktora başvurmak zorundaydı. Kapitalizm, ilkel birikim süreçlerinden beri kadın bedeni ve emeğinin sömürüsü ile şekillendi ve sağlık alanını da bu minvalde gelişti. Burjuva kapitalist sistem, kendini var ederken tüm topluma şiddet uyguladı ama en büyük şiddeti kadına yaşattı. 300 yıl boyunca cadı avları devam ederken asıl amaç kadın bedeni üzerinde tam hakimiyet kurmaktı. Böylelikle, kadın doğurganlığını, kaç çocuk yapacağını, ne zaman yapacağını belirleyen devlet oldu.

Anadolu topraklarına modern tıbbın girişi de yine erkek ebelerin sopalarını kadınlara çevirmesi ile birlikte gelişti. Geleneksel ebelik küçümsenip, reddedilip, cezalandırılarak giderek yok edildi, yerine ‘ebelerin ebesi’ olarak anılan Besim Öner tarafından kurulan okullarda eğitilen kadınlar konuldu. Sistemin aklıyla, iktidarcı bir perspektifte, sağlık kurumuna bağımlılığı güçlendiren anlayışla, kadını tıbbın karşısında çaresiz bırakan, bildiklerini ve deneyimlerini unutturan bir tarza farkında olmadan aracılık eden kadın ebeler… Zamanı gelince sıra onlara da gelecekti, yıllarca doğum yanı sıra gebelik izlemleri ile sağlıklı bir toplum inşasında rolleri olan ebeler işlevlerini hekimlere, kadın doğum uzmanlarına devredeceklerdi. Ebeler de kadın doğum uzmanına bağımlı kılınacaktı.

Bugün modern tıp, iktidar ilişkisi içeren, hegemonyanın aracı, cinsiyetçi, toplumu ve bireyi bağımlı kılan, toplumsal gereksinimi görmeyen, kendi içinde hiyerarşik, merkeziyetçi,  toplumun ve sağlık emekçilerinin katılımına izin vermeyen, antidemokratik ve ayrımcıdır. Sistem, sadece kadın bedenine değil, toplumun her bireyinin üzerinde iktidar kurmak için sağlık algısını çarpıtır, toplumun/kişinin kendi kendine yetebilme, iyileşebilme yeteneğini, bilgisini ve yapma gücünü elinden alır, bireyleri kendine bağımlı hale getirir. Dolayısı ile sağlık sorunlarını, toplumsal mekanizmalarla değil, devlet mekanizması ile çözmeye mecbur eder.

Hiyerarşik, iktidarcı, devletçi yapıların toplumu var eden komünal bağı inkâr etmesi ve yerine salt devlet vatandaşlığını yerleştirmesi bireyin çevresini toplum ve doğa olmaktan çıkararak, her şeyini devlet haline getirip doğayla yaşam arasındaki bağın yıkımına, önemsiz kılınmasına sebep olur. Foucault’ya göre, devletin tüm kurumları birey üzerinde iktidar kurmanın bir aracıdır, bu biyo-iktidar, biyo-politikadır.

“Bu iktidar biçimi bireyi kategorize ederek, bireyselliği ile belirleyerek, kimliğine bağlayarak, ona hem kendisinin hem de başkalarının tanımak zorunda olduğu bir hakikat yasası dayatarak doğrudan gündelik yaşama müdahale eder.”[3]

Kadın bedeninin doğurganlığı açısından kontrol edilir olmasından başka bir de yaşamın tıbbileştirilmesi ve normalin/anormalin tıp tarafından belirlenmesi ile kadın ve erkek bedeninin metalaştırılmasına dikkat çekmek yerindedir. Kadının, kadın olmaktan dolayı yaşadığı tüm süreçler, hastalık tanımlamaları ile doktor kontrolüne bırakılmıştır. Her kadının yaşamının her döneminin hatta her anının kontrolü mümkündür.

Modern Tıp, biyolojik doğalı tanımlarken, normlar oluşturur ve bireyin denetimi için gerekli normalleştirme sürecini yürütür. Yaşam döngüsünü yok sayan, normal yaşam döngüsü içinde var olan dönemleri tıbbileştiren, toplumsal yaşam içindeki güncel/geçici sorunları hastalık olarak yaftalayan modern tıp YAŞAMI TIBBİLEŞTİRİR.  Yaşam sadece biyolojikmiş gibi algılatılır, oysa yaşam sadece biyolojik değildir. Yaşam üzerinde egemenliği olan iktidarlar ya da biyo iktidarlar geniş anlamıyla varoluşu tabi kılma ve sömürme, nüfuz etme ve tanzim etme, denetleme ve düzenlemeyi de içerir.[4]

Sağlık, toplumun savunma mekanizmalarından biri iken; bir kişinin-toplumun kendi kendine iyileşebilme, yetebilme yeteneği-deneyimi ve bilgisi görmezden gelinerek sadece dışarıdan sistematik müdahalelerle iyileşme algısı yaratıldı. Oysa gerçekte bu yaşam anlayışı ve politikalar hastalıkların temel kaynağıdır. Bugünün sağlık kavramı ve sağlık sistemine baktığımızda sağlıkla ilgili tanımlamaların ve bu tanımlara bağlı olarak gerçekleştirilen pratik süreçlerin sadece tıp fakültelerinde ve hastanelerde ortaya çıkan tek merkezli, ‘bilimsel’ olanın kabul gördüğü indirgemeci, akademik kapitalizmin, tıp endüstirisinin yönlendirdiği bir mekanizma olduğunu görülür. Oysaki sağlık kavramı toplumsal doku ve kültürel yapıdan bağımsız değildi. Toplumların, coğrafi koşulların ve üretim ilişkilerinin ortaya çıkardığı birikimler ve yaşantılar vardır. (Egemen tıp anlayışı ve bu anlayışa bağlı olarak empoze edilen sağlık ve sağlık hakkı kavramı, gelenekleri ve kültürleri oluşturan toplumsal birikim/evrim sürecine yönelik arka planı pazar ekonomisi olan pragmatist bir yaklaşım sergilemektedir.) Hastalık ve tedavi kavramları kültürel ve geleneksel duygulanım durumundan arındırılarak tamamıyla mekanik bir arz talep döngüsüne dönüştürüldü. Sağlığın, bu şekilde üretim tüketim ilişkisine dönüştürülmesi ve nasıl ulaşılacağına karar verenin iktidar olması, bağımlılığı getirdi.

Devlet yapılanmasının bir parçası olarak sağlık sistemi, üç mekanizma ile bağımlı kılar: bedenin bağımlılığı, sağlık hizmetine bağımlılık ve sağlık bilgisine bağımlılık… Modern tıp, bedeni parçalara ayırır, nesneleştirir, beden bilgisini elinden alarak yabancılaştırır, beden üzerinde kontrol sağlar ve bilgi manüpülasyonu ile beden yönetiminde bağımlılık yaratır. Milyonlarca sağlık profesyoneli eril ve hiyerarşik davranmayı öğrenir, iktidar derinlemesine yayılır.

Toplum sağlık hizmetine bağımlıdır. Deva aramak, devletin işi olarak tanımlanır, sağlıklı olmak için devlete muhtaç olunur. Sağlık hizmetinin özel sektör eliyle verilmesi durumu değiştirmez. Sağlık profesyonellerinin eğitim politikaları, stratejileri, diploma, sertifika ve ruhsat yetkilendirmeleri devlet eliyle/garantisiyle yapılır. Her bireyin/toplumun sağlıklı ya da hasta olduğuna devlet karar verir.

Toplum, sağlık bilgisine bağımlı kılınmıştır. Sağlık bilgisi, laboratuar ortamında elde edilen bilgiye indirgenmiştir. Pozitif bilim yapma yöntem ve kullanımı, eril, toplum dışı ve devlet egemenliklidir. Tekleşmeyi/tekelleştirmeyi geliştirerek, toplumsal bilgiyi de, kimliği de reddeder. Toplumun, hizmete bağımlılık, bedenin bağımlılığına rıza göstermesi ancak bilgi iktidarı kurulması ile mümkündür. Kadının kendi bedenine yabancılaşması, yüzyıllardır nesilden nesile aktarılan kadın bedeni bilgisinin elinden alınması ile mümkün oldu.

“Kadınlar her zaman şifacı olmuşlardır. Dünyanın her yerindeki kültürel söylenceler, yaşam ve ölümün gizemlerini yalnızca kadınların bildiği, dolayısıyla yalnızca onların büyülü şifacılık sanatını uygulayabildikleri bir zamandan söz eder. Kriz ve felaketlerde(bazı öykülere göre), kutsal bilgeliğin koruyucusu kadınların bu saygın konumu kasten ve zorla ellerinden alındı. Başka yerlerde, başka dönemlerde, kadınların şifacılık mesleğini yasal olarak uygulama hakları değişen adet ve dinsel öğretilerle yavaş yavaş aşındı.”[5]

Kadınlar, sağlık meselesinin kendi öz savunmaları olduğunun her daim farkında oldular. Kadın mücadelesinin yükseldiği her dönemde, kadınların içinde olduğu ya da sadece kadınların yürüttüğü sağlık hareketleri oldu. Birkaç örnekle verecek olursak… Birinci dalga feminizm diye tanımlanan 1830-40’larda Amerika’da işçi ve kadın hareketi birlikte Halk Sağlığı Hareketini yarattı. Yine Amerika’da, kadınların oy hakkı mücadelesinin yükseldiği dönemlere denk gelen Yerleşke Hareketinde kadınlar, özgüvenli ve sadece kadınlardan oluşan gruplarla da iyi işler yaptılar. Bu dönem kadınların erkeklere rağmen tıp alanına girmeleri, modern tıp içinde hemşirelik gibi profesyonel bir alanın oluşmasına sebep oldu. İkinci dalga feminizm olarak tanımlanan 1950-60’larda ve sonrasında, sağlık alanının kadın bedenine müdahalesine karşı duruşlar, farkındalık çalışmaları, doğum kontrol yöntemlerinin kullanımı, kürtaj gibi meselelere yoğunlaşmak sağlık alanında ciddi kazanımları getirdi.

1840’larda, kadınlar ve işçiler, işçi sınıfı ve kadın hareketini birlikte yükseltirken, medikal elitizme karşı “herkesin doktoru kendisi” sloganı ile Amerikan Halk Sağlığı Hareketini yarattılar. Sağlık eğitimlerini, koruyucu sağlık eğitimlerini vurguladılar. Geleneksel tıbbı olumladılar. “Hanımlar fizyoloji toplulukları” oluşturarak kadınların sağlık eğitimleri ile ilgilendiler; anatomi ve hijyen  eğitimleri verdiler, koruyucu bakımı önemsediler, dönemin uygulamalarına ters bir şekilde, kadınlara bol elbise giymeyi, banyo yapmayı, tam tahıl ile beslenmeyi önerdiler, birlikte doğum kontrolü için mücadele ettiler. Kral, rahip, hakim ve doktora karşı topyekün bir hareket başlattılar. Bugün, halk sağlığı bilimi ve kürsüleri bu döneme dayanır.

Yine 1800’lerin sonunda, Amerika’da oy hakkı mücadelesi veren kadınlar, sağlık açısından zor şartlarda yaşayan işçi sınıfının ve toplumun durumuna duyarsız kalamadı, yerleşke hareketinde aktif rol oynadılar. New York civarındaki bazı yerleşkeleri sadece kadınlar kurdular. Doktor olmadığı halde yaptıkları sağlık çalışmaları ile bulaşıcı hastalıkların yayılmasını durdurma konusunda başarılı oldular. Bir taraftan, oy hakkı, doğum kontrol yöntemleri ile ilgili mücadele yürütürken, diğer taraftan işçi mücadelesine katkıda bulundular. Kurdukları yerleşkelerde komün hayat deneyimleri oluştururken; kadın erkek eşitliğine dikkat ettiler. Bu yerleşkeler, aynı zamanda hemşirelik okulları oldu, doktor olmadan birçok iş başardılar. Ev ziyaretleri ile hastaları kendi koşullarında değerlendirip, işçi mahallelerinde sağlık eğitimleri yaptılar. Hastalığın sebebinin sadece fiziksel ve biyolojik olmadığını siyasi ve sosyal sebeplerin de hastalık yaptığını savundular.

1800’lerde kadınların kamusal alana çıkması, doktor olamadıkları sağlık alanına hemşire olarak girmelerini sağladı. İkinci dalga feminizm ise, tamamen beden politikalarına yönelirken sağlık mücadelesini geride bırakamadı. Medikal teknolojinin yarattığı sorunlar, yeterince denemeden piyasaya sürülen ilaçlar, hastaya kulak vermeme gibi sorunlara karşı hukuk ve siyasi mücadeleyi örgütlerlerken; kadın bedeninin anatomi ve fizyolojisi, doğum kontrol yöntemleri, doğum, hamilelik üzerine bilgi paylaşımları yaptılar. “Kendini koru- başkalarını koru” başlıkları ile cinsel yolla bulaşan hastalıklarla ilgili eğitimler verdiler. Boston’da kadınların bu atölyelerden ortaya çıkardıkları “Our Bodies, Ourselves” (Bedenlerimiz, Biz) kitabı, “Das Kapital”den sonra en tehlikeli kitap olarak nitelendirildi. Mastektomide (memenin alınması) kolun fizik tedavi ile işlev kaybına uğramayacağını, emzirmenin mamadan daha iyi olduğunu vb. üzerinde durup, bir takım haklar elde edip, kampanyalar örgütlediler. Bugün, ilaç kutularında prospektüs yer alıyorsa, bu kadınların mücadelelerinin sonucudur.

Kadınlar, 1960’larda kürtajın yasalaşması ile ilgili yasal ve siyasal mücadelenin yanında gizli kürtaj yapan örgütler oluşturdular.  Bunlardan biri olan Chicago’daki Jane Kollektifi, kürtaj konusunda yeniden kadın dayanışmasına örnek olduğu gibi, işleyiş biçimi tarzı ve yöntemi ile sağlık hizmetinin başka türlü verilebileceğine de bir örnektir. Oluşturdukları sağlık merkezinin birinci hedefi, her kadına güvenle ve insani koşullarda kürtaj olabilmesini sağlamaktı. Çalışanlar arasında, herkes her işi yapar ve eşit ücret alır, hatta birçok iş dayanışma ile gerçekleşirdi. Karar alma mekanizmaları eşitlemeye dönük, hiyerarşi yoktu. Bir çeşit, tıp teknolojisi kullanılarak, hiyerarşi ve yetkilendirme olmadan iş yapma pratiğiydi. İki taraflı da yabancılaşma en aza indirilmişti.

Kürtajın yasalaşmasında kadın mücadelesinin rolü çok büyüktür. Bugün 3. Dünya feministlerinin, ekoloji mücadelesi ile birlikte anılmaları boşuna değildir. En büyük sağlık sorunu ekolojik krizdir ve kadınlar yine en çok farkında olanlardır.

Kadın üzerinde belirgin olmak üzere her türlü tahakküm ve sömürünün derinleştiği doğanın, bedenlerin istismar edildiği, toplumun ve bireyin, kadının bağımlı kılındığı, çaresiz kılındığı 21. yüzyılda her türlü iktidar ve sömürü ilişkilerinden kurtulmak doğanın ve insanlığın geleceği açısından kaçınılmazdır. Bu da ele geçirilenlerin özgürleşmesi ile mümkündür. Özgürleşme süreci doğası gereği kadından başlayacaktır. Aynı özgürleşme sağlık için de vazgeçilmezdir. Bu durum başta sağlık tanımı olmak üzere, mevcut sağlık hizmet üretimi anlayışı, sağlık finansman modelleri, tıp endüstrisi, sağlıkçı yetiştirme politikaları ve bizzat iktidarcı ilişkilere aracılık eden sağlık emek gücü ile hesaplaşmayı zorunlu kılar.

Bugün insan türünün sağlıklı devam edebilmesi için sağlık alanında bir zihniyet dönüşümü şarttır. İhtiyaç olan kadın öncülüğünde gelişecek, “doğal sağlık” perspektifli bir kadın sağlık hareketidir. Kadınlar bu öz güce sahiptir.

 

Doğal Sağlık Perspektifi Kapsamında Sağlık

Sağlık, “ekosistemin bir parçası olan toplumsallaşmış insanın-bireyin biyolojik ruhsal bütünlüğünün iç denge içerisinde sürdürülmesi ve sosyal, siyasal özgürlüklerin cinsiyet özgürlükçü temelde sürdürülme halidir.”[6] En geniş çerçeveden, ekosistemin sağlıksızlığı tüm insanlığı ilgilendirirken, toplumsal cinsiyet eşitsizliğinin olduğu toplum sağlıksızlık üretmektedir. “Sağlıklı olma hali özgür olma halidir.” Sağlık tanımı en kısa hali ile bedensel, ruhsal, sosyal ve siyasal iyilik hali, hatta özgürlüklerini sürdürebildiği haldir.

Doğal Sağlık anlayışının amacı sağlık hizmetlerinin demokratikleştirilmesi, sağlık bilgisinin toplumsallaştırılması, bilgi üretiminin özgürleştirilmesi, emeğin, kadının, insanın, toplumun ve doğanın özgürleştirilmesidir. Bu amaçları gerçekleştirmek için belirlenen esaslar:

  • Kullanım değeri esaslı toplumsal yapı: Doğayı ve toplumsal yarar esaslı toplumsal ilişkileri, özgür bireyin yaratıcı ve estetik faaliyetleri olanakların artırılmasını hedefleyen demokratik komünal bir toplum inşa süreci olarak sağlık algısı ve sağlık hizmetini ele almak. Doğa ve toplum yararına gözeten kullanım değerine dayalı üretim anlayışının varolması.
  • Toplumsallık: Yerelliği esas alarak evrensel bir toplumsallığı geliştirmek… Sağlıklılık ancak toplumsal yaşamın doğru örgütlenmesi ile sağlanır. Toplumsallık A’dan Z’ye tüm yaşamın demokratik ilkeler çerçevesinde örgütlenmesidir. Komünalite kavramı ile ilişkilendirerek toplumsallık ilkesi ele alınmalıdır. Komünalite, toplumun hayati çıkarlarının savunulması ve tüm yaşamın demokratik ilkeler ile örgütlenmesi olarak ifade edilebilir. Komünalite aynı zamanda toplumun her koşul altında toplumsal niteliğini veya varoluşunu sürdürebilmesi için yapılan özgürlük, eşitlik ve demokratikleşme eylemliliği demektir.
  • Amatörlük ve Otonomi: Günümüzde profesyonelleşme, insan bedenini ve doğayı nesnelleştirerek esas sorunun kaynağı olmuştur. Bilginin toplumdan soyutlanması ile hiyerarşik ve bağımlı ilişkiler geliştirmiştir. Bu hiyerarşik ilişkiyi kırmak, insanın kendisini duyumsamasını sağlamak; herkesin kendi “doktoru” olma anlayışını geliştirmek, profesyonellikten arındırmak, insanın ve toplumların kendi kendine yetebilme becerisini yeniden sağlamak, güncelle buluşturmak ve geliştirmek; sağlık bilgisinin üretiminin, aktarılmasının ve paylaşılmasının toplumsallaştırılması, Doğal Sağlığın en önemli belirleyenidir. “İlerleme, tıbbi bakıma gittikçe bağımlı olmak değil, gittikçe daha çok kendine yetmektir.”[7] Bireyin, toplumun ve doğanın sağlıklı olma durumunu sağlığın alımı ve sunumu üzerinden bir ilişki ile değil, kendini-toplumu ve doğayı sağlıklı kılma ve sağlıklı olma halini sürdürme üzerinden değerlendiren, sağlık alımı ve sunumu arasındaki geçişi en aza indirgeyen, sağlığı alınıp verilecek bir meta üretimi sarmalından çıkararak, sağlıkta bilgi tekelini ortadan kaldıran bir yaklaşımı benimser.
  • Meta dışılaştırılmış sağlık hizmeti: Metalaştırılmış sağlığın kendisi bir hastalıktır. Sağlık(sızlık) piyasası demektir. Bu da sağlıklı olmayı değil sağlıksız olmayı gerektirir ki piyasa kuralları işleyebilsin. Sağlıksızlık üretir, hastalık üretir, müşteri yaratır. Pazar ilişkisinden arındırılmadan, metalaştırılmış sağlık anlayışını red etmeden doğru bir sağlıktanımı yapılamaz.
  • Kültürel sağlık (Tarihsel-kültürel birikimi içeren): Her canlının ekolojik bir imzası vardır. İnsanın imzası da toplumsallık, dil, kültür gibi türümüze özgü özelliklerdir.[8] Geleneğin birikimini botanik bilimin verileri ile birlikte ele alıp geliştirmek, aynı zamanda kültürel sağlık birikimine sahip çıkmak; sağlık algısı ve sağlık hizmeti ile ilgili tarihsel birikimi gören, reddetmeyen, içererek aşan bir tarz; kapitalist modernitenin erilleştirdiği, tekleştirdiği, dar akademik sınırlara hapsedilen, laboratuvar(cılık)a indirgenen, ötekileştirilen toplumsal sağlık bilgisini, kadınların yüzyıllarca biriktirdiği sağlık bilgisini içererek aşan bir sağlık bilgisi oluşturma ve kullanma perspektifi; ekolojik toplumcu perspektifli sağlık anlayışının inşası için “kültürel sağlık direnişi” yaşamsaldır. Kapitalist modernitenin ulus-devlet aracılığıyla yok sayılan, baskı asimilasyon yoluyla bir başkası olmaya zorlanan, gelişim süreci (potansiyeli) engellenen birey ve toplum kültürüne, diline, yaşam biçimine (beslenme tarzı dahil) ve yaşam döngüsüne (toplumsal yaşamına) sahip çıkarak kültürel çeşitliliğin yaşatılması geliştirilmesi sağlık için esastır. Kültürel çeşitliliğe sahip çıkma, kültürel çeşitliğe gömülü sağlık bilgisine sahip çıkma demektir.
  • Cinsiyetçilikten, iktidardan, devletten arındırılmış: Sağlığın ve sağlık hizmetlerinin her türlü bağımlı kılan iktidar ilişkilerinden arındırılması, insanın özgür olması, kendi potansiyelini gerçekleştirmesi ve özellikle siyasal sağlık açısından büyük önem taşımaktadır. Sağlıkta eşitsizlik diye sunulan gerçekliğin ortaya çıkmasını koşullayan, bağımlık, ayrımcılık ve yabancılaşma ile sağlıksızlık üreten koşulların tek tek ortadan kaldırılması ile gerçek sağlıklılığın önü açılacaktır.
  • Endüstriyalizmden arındırılmış: “Ekolojik söylemde buna ‘uygun teknoloji’ denir; doğayı insani yollarla sahiplenmemizi sağlayan bir teknolojidir bu.”[9]

 

Doğal sağlığın esas ve ilkeleri onu bugünün sağlık hizmetinden ayırır. Doğal sağlığın hizmet sunum ilkeleri: Eşit, evrensel, nitelikli, ulaşılabilir ve anadilde sağlık; toplumsal gereksinime dayalı sağlık hizmeti / pozitif ayrımcılık; toplumcu tıp eğitimi anlayışı; sağlıkta kolektif emek gücü; cinsiyetçi olmayan sağlık hizmetleri, doğa ile uyumlu teknoloji kullanımı; eşitlikçi sağlayıcı finansman, sağlık dışı alanlarla kolektif çalışma, demokratik toplum katılımı, sağlık hizmetinin halkçı yerel yönetimlerle gerçekleştirilmesidir.

Doğal sağlık perspektifi, praksis olarak sağlığın toplumsallaşmasını, sağlık hizmetlerinin demokratikleşmesini ve sağlığın kültüre dönüşmesini önüne koyar.

Sağlığın toplumsallaşması asıl olarak, sağlık bilgisinin toplumsallaştırılmasıdır. Sağlık bilgisine  dayalı iktidar odaklarının (tıp endüstrisi, akademik kapitalizm, profesyoneller) yok edilmesi hedeflenerek, sağlık bilgisini tüm toplum kesimlerine ulaştırılması ve bunun anadilde ve eril olmayan bir dil ve yöntemle yapılması öngörülür. Ayrıca toplumun sağlık bilgisine  akılcı bir şekilde sahip çıkmayı içerir.

Sağlıkta toplumsallaşmanın bir yanı da sanayi, tarım ve hizmet alanlarının sağlığa ve doğaya olumsuz etkileri açısından sürekli denetimi, geçimlik üretim için harcanan sürenin azaltılarak, insanın kendini gerçekleştirmesi ve yaratıcı faaliyetlerde bulunmasına yönelik olanakların zenginleştirilmesi, kent ve kır ayrımın ortadan kaldırılarak yaşam alanlarının fiziksel, ruhsal, sosyal ve siyasal sağlıklarının geliştirilmesi, toplumun sağlıkla ilgili kültürel dokusunun korunması ve geliştirilmesi gibi toplum dönüşümünü gerektiren konularda da çalışmalar yapmaktır. Sağlığın toplumsallaştırılması çalışmaları, toplumun kendi kendine yeterliliğinin artması, sağlık kurumlarının yürüttükleri hizmetlerde söz sahibi olma, sağlık hizmetlerini veren unsurların kendi çalışma yaşamlarında özne olabilmeleri, hizmet üretiminin tümünde yerelin söz sahibi olabilmesini hedeflemelidir.

Kadının kendi bedenini tanıması yabancılaşmayı ve bağımlılığı etkilerken; sağlık açısından kendine yeterliliğinin artması öz savunmasını güçlendirir. Tekelleşmiş sağlık bilgisinin toplumsallaştırılmasının yanı sıra, kadının yaşam bilgisinin sağlıklı olmasına katkısı ortaya çıkarılmalıdır.  Toplumların hayatı sürdürebilmekle ilgili biriktirdiği bilgi çoğunlukla kadınlar arasında aktarılır. Bunun farkında olarak toplumun öz gücünün, ya da buna sağlıkta öz savunma da diyebiliriz, ortaya çıkmasında kadının önemli bir yeri vardır.

İkinci olarak; kadınlar sağlık hizmetlerin yürüttükleri hizmetlerde söz sahibi olmak için mücadele etmelidir. Ana çocuk sağlığına daraltılmış bir sağlık hizmetinde, kadının iki türlü denetimi olmalıdır. Birincisi; kadınla ilgili hizmetin denetimi ve katılımının sağlanması, diğeri ise; tıp kurumunun kadına cinsiyetçi yaklaşımının değiştirilmesine yönelik talep ve denetim olmalıdır. Bunun dışında birinci basamağın toplumla ilgili her hizmette katılım ve denetim kısmında yer almalı ve başat rol oynamalıdır.

Üçüncü olarak; kadınlar, sağlık içinde tüm hiyerarşi ve iktidar odakları ile mücadele etmelidir. Hiyerarşi oluşturmak ve ast üst ilişkisi ile yaşamı şekillendirmek erkek egemen zihniyetin ürünüdür. Buna karşılık kadın yöntemleri geliştirmek ve dönüşümün parçası olmalıdır.

Son olarak; sağlık hizmeti ile yaşamın devamını sağlayan diğer hizmetler birbirinden ayrılmamalıdır. Tüm yerel toplum örgütlülüklerinde kararlara katılım eşit olmalı, pozitif ayrımcılık gerektiği alanlarda ise sadece kadının sözü ve eli olmalıdır.

Sağlığın kültüre dönüşmesi toplumun sağlıkla ilgili kültürel dokusunun korunması ve geliştirilmesi, her türlü sağlık organizasyonuna toplum katılımı, koruyucu sağlığın öncelenmesi ve bilginin paylaşımı ile mümkündür. Katılımcı bir anlayışın gelişmesi, sağlıklı bireyler ve toplum için gerekli olan yaşam ortamının sağlanmasını kolaylaştıracağı gibi, kendi yaşamına ve bedenine  sahip çıkan birey anlayışını getirecektir.

Sağlıklılık, yerelliği esas alan evrensel bir toplumsallığı geliştirme ancak toplumsal yaşamın doğru örgütlenmesi ile sağlanır. Toplumsallık, bireyden topluma ve yaşamın tüm alanlarının demokratik ilkeler çerçevesinde örgütlenmesi ile yaşam bulur. Bedenine yabancılaşmamış, bağımlılık ilişkilerinden arındırılmış, sağlıklı olmanın toplumsal ilişkilerin doğru kurulması ile sağlanacağı, toplum yaşamının özerkliğinin temel belirleyenlerinden birinin insan bedeninin özerkliği olduğunu bilmek demokratik toplum açısından önemlidir. Ve yöntem olarak; nesne-özne ayrımının derinleşmesine karşı çıkılmalı, başta doğayı nesneleştiren “her şey insan için” anlayışı reddedilmelidir. Bununla birlikte insan bedeninin nesneleştirilmesine karşı çıkarak “hasta” merkezli modernist tıp anlayışı yerine “doğal sağlık” anlayışı geliştirilmelidir. Doğayı nesneleştiren, toplumu sağlık tüketim sarhoşluğuna sürükleyen endüstriyel tıp ile mücadele edilmelidir.

Kadın bakışlı bir hareket doğası gereği, birey ve toplum yararına bir şekilde yani kullanım değeri esaslı bir hizmet anlayışının toplumla buluşturulması anlamına gelir. Kadının özgürleşmesi perspektifli bir yaklaşım aynı zamanda göz ardı edilen, engellenen, ötekileştirilen sağlık bilgisinin de toplumsallaşmasını peşinden sürükleyecektir. Sağlığın bir kültüre dönüşmesi, ancak bir kadın sağlık hareketi ile mümkündür. Tıp bilimi, ancak bir Kadın (bakışlı) Sağlık Hareketi ile cinsiyetimiz dâhil, hayattaki varlığımızın sınırlarını çizen iktidarcı bir tıp anlayışından, insan ve yaşam için işleyen bir mekanizmaya dönüşecektir. Bilimden ve tıptan özenle ayıklanan dişil değerlerin, bilime ve tıbba tekrar girmesi zorunluluktur.

 

[1] Aynı zamanda katılımcısı olduğum DTK 2. Sağlık Kongresi, Kadın ve Sağlık Çalıştayı, Kadın Sağlık Hareketi Çalıştayı metinlerinden derlemedir.

[2] John Holloway, İktidar Olmadan Dünyayı Değiştirmek, çev. Pelin Siral, İletişim Yay.,2003

[3] Michel Foucault, Özne ve İktidar, çev. Işık Ergüden, Osman Akınhay, Ayrıntı Yay., 2016

[4] A.g.e.

[5] Jeanne Achterberg, Kadın Şifacılar, Everest Yay.,2009

[6] DTK Sağlık Kongresi, 2013

[7] Ivan İllich, Şenlikli Toplum, çev.Ahmet Kot, Ayrıntı Yay., 2011

[8] Joel Kovel, Doğanın Düşmanı, çev.Gürol Koca, Metis Yay., 2005

[9] A.g.e.,



İLİŞKİLİ İÇERİK

OLANAKLAR/ Baran Kılıç*

Edward Norton Lorenz, kelebek etkisini “Amazon Ormanları’nda bir kelebeğin kanat çırpması, ABD’de bir fırtınanın kopmasına ...

Bir cevap yazın