BIGtheme.net http://bigtheme.net/ecommerce/opencart OpenCart Templates
Home / ARŞİV / Virüs Salgını Doğal Bir Felaket Değil;Korona virüsü salgını yalnızca bir sağlık krizi değil. Bu aynı zamanda bir ekolojik kriz-Kate Brown*
Fruit pickers harvest berries at a farm owned by DriscollÕs, a California-based seller of berries, as the outbreak of the coronavirus disease (COVID-19) continues in Zapotlan el Grande, in Jalisco state, Mexico April 29, 2020. Picture taken April 29, 2020. REUTERS/Fernando Carranza

Virüs Salgını Doğal Bir Felaket Değil;Korona virüsü salgını yalnızca bir sağlık krizi değil. Bu aynı zamanda bir ekolojik kriz-Kate Brown*

Eski günlerde -yani birkaç hafta öncesine kadar- sabahlarımı sık sık komşum Wesley ile paylaşırdım. Birbirimizi kucaklayarak karşılar, sonra caddenin karşısında Washington DC’nin yeşil bir mahallesinde paylaştığımız bahçeye geçerdik. Bahçe, buldozerlerin birkaç on yıl önce bir dizi evi yerle bir ettikten sonra geride bıraktığı bir atık alanıydı. Aylar boyunca toprağı bir mikrop, böcek ve solucan çetesinin yaşadığı kompost ve malçla zenginleştirdik. Bu yılın zamansız gelen ılık baharında, birkaç fide diktik, lahana ve hardal hasat ettik, sonra öğle yemeği için taze bir salata hazırladık. Ben ellili yaşlarımın ortasında, Wes yirmilerinin sonlarında olmasına ve bir avuç kentsel alandan başka pek az ortak nokta paylaşmamıza rağmen bu rutinler sırasında yakınlaştık.

Biyolojik dünyaya dair kullandığımız metaforların çoğu bu işbirliği modeliyle uyuşmuyor. Darvinci düşünce -ya da onun popüler karikatürize edilmiş versiyonu – bize ‘güçlü’ ve ‘zayıf’ arasında hiç bitmeyen rekabet kavramını öğretir. Semavi dinler, biz insanlara yeryüzüne ve yaratıklarına hükmetme hakkı verildiğini söyler. Amerikan mitolojisi girişimci bireyciliği teşvik eder. Ama Wesley ve ben bahçe yatağımızda alan için rekabet etmiyoruz; bunun yerine, havadaki ve topraktaki mikropları paylaşıyor, onları nefeslerimize dışarı veriyor, ellerimize sürüyor ve sonra da midemize indiriyoruz. Eylemlerimizle hem sosyal hem mikrobik anlamda bir topluluk oluşturuyoruz.

Mikrobik ağlar, tüm tarihimiz boyunca insanlar ve diğer türler arasındaki boşluklar için köprü oldu. Tek hücreli bir organizmanın ne olduğunu bile bilmeden çok önce, kültürel uygulamalar mikrop değişimini en üst düzeye çıkarmıştı: İnsanlar çiftçilik yapar, avlanır, hayvanlarına bakar, yiyeceklerini fermente eder, ellerini ortak kaselere daldırıp birbirlerini bir dokunuşla selamlarken, kendilerini komşuları ve diğer organizmalarla bütünleştiren ritüelleri benimsediler. Bu büyük olasılıkla tesadüfi değildi. Çok sayıda kanıt, mikropları diğer insanlarla ve organizmalarla paylaştığımızda, daha sağlıklı hale geldiğimizi, çevremize daha iyi adapte olduğumuzu ve sosyal bir birim olarak daha iyi senkronize olduğumuzu gösteriyor.

Biyolojik yaşamlarımızın, son on yıllarda daha net anlaşılan birbirine bağlılığı, bizi doğal dünya hakkındaki anlayışımızı yeniden gözden geçirmeye zorluyor. Her türün kendi ağacının ayrı dalına ait olduğunu söyleyen şu bilindik Linneci taksonomi fazlasıyla inceliksizmiş meğer: Örneğin likenler, bir mantar ve bir algin öyle sıkı bağlanmasıyla oluşmuştur ki bu iki tür sınıflandırılması zor bir yeni organizma yaratır. Biyologlar, her ağacın “bireysel” olduğu düşüncesini sorgulamaya başlamıştır -çünkü mantarlar, kökler, bakteriler, liken, böcekler ve diğer bitkiler arasındaki yeraltı dünyası zincirine ait bir halka olarak daha isabetli bir şekilde kavranabilir.

İNSAN BEDENİNE DAİR ALGIMIZ DEĞİŞİYOR

Bu ağ o kadar karmaşık ki, bir organizmanın nerede bittiğini ve diğerinin nerede başladığını söylemek zordur. İnsan bedenine dair algımız da değişiyor: Gitgide kişinin genetik kodu ile tanımlanan ve bir beyin tarafından yönetilen bağımsız bir gemi gibi görünmekten uzaklaşarak atmosferik akımları süpüren; gaz, bakteri, faj, mantar sporları ve ağlarındaki havada bulunan toksinleri toplayan bir mikrobik ekosisteme benziyor.

Bu korona virüsü salgınının ortasında, bedenin bir türler meclisi -bir topluluk- olduğu düşüncesi, yeni yeni makul ve aynı zamanda sarsıcı görünüyor. Eğer çok gözenekliysek, kendimizi nasıl korumamız gerek? Canlılar yoğun bir yerkürede birbirine böylesine sıkı bağlıysa pandemiler kaçınılmaz mı?

Medeniyet tarihi, türler arasındaki sınırların inşasına ve yıkılmasına bağlı olmuş. Erken tarım, yalnızca en verimli bitki ve hayvanları yetiştirmek için doğal dünyanın çoğunu dikkate almamış; bu da, nüfusların büyümesine ve şehirlerin gelişmesine izin vermiş. Ancak mahsuller ve hayvanlar bir yerde yoğunlaşıp tek tip yetiştirildiklerinde, hastalıklara karşı savunmasız hale geldi. Şehirler ve çiftlik operasyonları büyüdükçe, insanlar ve hayvanlar birbirine yaklaştı. Sonuç, hayvanlardan insana atlayabilen zoonotik hastalıkların geliştiği yeni bir epidemiyolojik düzen oldu.

En başta hastalıklar, kaynaklandıkları yerlerle sınırlı kaldı. Ardından küreselleşme geldi. Georgetown Üniversitesi’nde çevre tarihçisi olan John McNeill, 1832-33 kolera salgınının ilk dalgasının ilk gerçek salgın olduğunu düşünüyor; kolera, karavan ve gemilerle otostop yaparak üzerinde yaşam sürülen her kıtaya ulaştı. Bunu, çoğu zaman insanların yiyecek için bağımlı olduğu mahsülleri etkileyen daha fazla sayıda enfeksiyon izledi. On dokuzuncu yüzyılın başlarında, Güney Amerika’daki patates bitkileri bir felaketten muzdaripti; Phytophthora infestans adında bir küf olan fail, 1845’te İrlanda’ya gitti ve bir milyon ölüme yol açtı. 1860’lı yıllarda, Phylloxera adlı minik yaprak biti benzeri bir böcek, ABD’den Avrupa’ya göç etti ve neredeyse Fransız şarap endüstrisini ezdi; 1960’lı yıllarda Panama hastalığı dünyanın en sevdiği ticari muz olan Gros Michel’i yok etti. 1970 yılında, Bipolaris Mantarı dünya çapında yayılmadan önce Amerika’da mısır yetişen eyaletleri kırıp geçirdi. Başka bir mantar enfeksiyonu olan buğday pası, dünya çapında sayısız kıtlığa neden oldu.

ENDÜSTRİYEL TARIMIN YÜKSELİŞİ 

Yine de endüstriyel tarımın yükselişine direnmek zordu. 1950’li yıllarda Yeşil Devrim o kadar çok tahıl mahsulü çıkardı ki Birleşik Devletler yiyecek dağıtmaya başladı; teknikleri dünyanın geri kalanına ihraç edildiğinde, ‘nüfus bombasını’ etkisiz hale getirdiler. Altmışlı yıllarda, Amerika önderliğindeki Hayvancılık Devrimi, hayvansal ürünlerin üretimini dikey olarak bütünleştirerek et tüketiminde paralel bir artış yarattı. Yetmişli yıllarda, büyük kümes hayvanı şirketleri o kadar çok tavuk üretiyordu ki yeni ürünler icat etmek zorunda kaldılar -nugget, tavuk salatası, tavuk bazlı evcil hayvan maması. Büyük şirketler yerel tavuk, domuz ve sığır eti üreticilerini satın aldı; yem alanları fuar alanlarının büyüklüğüne ulaştı; civardaki alışveriş merkezleri kümeslerin yanında cüce kaldı. Çiftlikler ortalama yetmiş tavuk işletilen küçük operasyonlardan, otuz bin kanatlı barındıran fabrikalara dönüştü. Seksenlerde Mavi Devrim ile balıkların endüstriyel tarımı da genişledi. 1980’den 2018’e kadar, tüketim için gerçekleşen küresel hayvan üretimi, dünya nüfusundan yaklaşık bir buçuk kat daha hızlı büyüdü.

Hayvan dolu ahırlar, patojen üretmek için iyi yerlerdir. Tüm hayvanların genetik olarak benzer olduğu monokültürler, yayılmanın önüne hız tümsekleri koymaz. “Bir çiftlikte elli bin tavuğun var,” diyor ‘Büyük Çiftlikler Büyük Grip Yapar’ın yazarı Rob Wallace. “Hepsi genetik olarak aynı ve sen onları altı hafta boyunca büyütüyorsun. Hepsi grip için birer yiyecek.” Normalde patojenler zararlı olmakla birlikte ölümcül değildir: Yayılmalarına devam edebilmek için konakçılarını öldürmeden seçmek isterler. Ancak, kuşların hızlı bir şekilde gelip gittiği endüstriyel bir kümesin hızlı tempolu dünyasında, patojenler, ne kadar ölümcül olursa olsun, en şiddetli suşlar için seçilir. Modern tarımın tek tip öngörülebilirliği içinde öngörülemez olan ortaya çıkar.

Zoonotik hastalıklar deprem gibi, doğanın rastgele eylemleri olarak görünebilirler. Aslında daha çok kasırga gibidirler; eğer insanlar çevreyi yanlış şekillerde değiştirirse daha sık meydana gelebilir ve daha şiddetli olabilirler. Hastalık Kontrol ve Önleme Merkezleri, insanları enfekte eden “yeni veya ortaya çıkan” hastalıkların dörtte üçünün vahşi veya evcil hayvanlardan kaynaklandığını tahmin ediyor.⁠ Araştırmacılar, Ebola, Zika, kuş gribi, domuz gribi gibi bilinen patojenlere ek olarak son otuz yılda on iki binden fazla kez patlak vermiş yaklaşık iki yüz bulaşıcı hastalık saydılar.⁠ Tür bariyerini geçmek hiç de küçümsenecek bir başarı değildir; bu rakamlar bizim tarım sistemimizin ölçeğiyle uyumludur.

Korona virüsü pandemisinin çıkış hikayesini bir araya getirirken, birçok anlatı, Çin’in canlı hayvanların satıldığı pazarlara işaret etti. Ancak viral ‘yayılma’ nerede gerçekleşirse gerçekleşsin, yaygın eğilimlerle daha olası hale getirilmişti. Yeni hastalıkların nerede yeşereceğine dair en iyi belirleyici, nüfus yoğunluğudur. 1918’de hatalı adlandırılan İspanyol gribi, büyük olasılıkla insanların, hayvanların ve kuşların yakın bölgelerde yaşadığı Kansas çiftliklerinde ortaya çıktı. Bir çalışma, 1940’tan 2004’e kadar, bulaşıcı hastalıkların en çok ABD’nin kuzeydoğusu, batı Avrupa, Japonya ve güneydoğu Avustralya gibi tıklım tıklım bölgelerde gerçekleştiğini buldu. Son on yıllarda, çoğu imalat işi Asya’ya geçiş yaptığından, oradaki insan ve hayvanlar daha yakın yaşamaya başladı. 1996 yılında erken dönem kuş gribi vakaları ve 2002 yılında SARS, insanlar ve hayvancılık açısından tarihin en yoğun yerleşim yeri olan Guangdong eyaletindeki hayvanlarda bulundu.

Wuhan şehrinin bulunduğu Guangdong’un kuzeyinde yer alan Hubei eyaleti, son yıllarda önemli bir üretim merkezi haline geldi. Wuhan büyüdükçe, çevredeki kırsal alan ve ormanlara yayıldı; insanlar küçük çiftliklerinden itildi ve şehrin en büyük gecekondu mahallelerine taşındı. Gecekondular vahşi ve kentsel alanlar arasında bir köprü görevi görüyordu. Oranın sakinleri geçinmek için, komşu ormanlara girdi; evcil ve endüstriyel hayvancılık arasındaki çizgiyi bulanıklaştıran bir ölçekte, pangolin, timsah, yarasa, misk ve diğer gezici hayvanları yetiştirerek vahşi bir av ve tuzak oyununu başlattılar. Ormanlardan hayvanları toplayarak, patojenleri yuvalarından çıkardılar ve onları Singapur veya Sidney’den sadece bir uçuş uzaklığındaki bir şehre çektiler.

1975 yılında, Yale Tıp Fakültesi dekanı öğrencilerine ‘keşfedilecek yeni hastalık olmadığını’ söyledi. Sağlık önlemlerini, aşıları ve antibiyotikleri düşünüyorlardı; kentleşme, sanayileşme ve sanayi tarımının yarattığı yeni tehditleri göremediler. Şubat ayında Wuhan’dan ortaya çıkan görüntüler – apartmanlarından çıkarken kuşandıkları kişisel koruyucu donanımları ve koruyucu giysiler içindeki köpekleriyle — yeni, paradoksal gerçekliğimizi görünür kılıyor: Gittikçe daha çoğumuzun yeryüzüne yerleşmesini mümkün kılan teknolojiler, aynı zamanda onu insan yaşamı için daha az misafirperver hale getirdi. Wuhan vatandaşları, uzaya değil ama kendi şehirlerinin sokaklarına fırlatılmış dünyalı astronotlara benziyordu. Yakında hepimiz böyle görünebiliriz.

KENDİMİZİ KÖŞEYE SIKIŞTIRDIK

Bulaşıcı hastalıklar, daha büyük ve devam eden sağlık acil durumunun sadece bir yönüdür. Kanserlerin üçte ikisinin kaynağı çevresel toksinlerdir ve bunlar her yıl milyonlarca ölümden sorumludur; her yıl, 4.2 milyon —sadece ABD’de kırk beş bin—insan, hava kaynaklı toksinlerin neden olduğu solunum yolu hastalığı komplikasyonlarından ölüyor. Stanford’daki toprak sistemleri yardımcı doçenti Marshall Burke, Wuhan’daki fabrikaların kapatılmasından kaynaklanan kirlilikteki azalmanın, Çin’de 51 – 73 bin insanın hayatını kurtardığını tahmin ediyor. Bu, 8 Mart itibariyle Hubei Eyaleti’nde virüsün öldürdüğünden yirmi kat fazla insan demek. Santa Cruz California Üniversitesi antropoloğu Anna Tsing, “Bir dizi tehlikeli ortam oluşturduk ve onları dışlayarak uzakta tutabileceğimizi veya başka bir yere koyabileceğimizi düşünmeye devam edemeyiz” diyor. “Virüsün verdiği en büyük ders, kaçacak yer olmadığı”. Gezegendeki uçtan uca erişimimizi genişletme gayreti içinde kendimizi köşeye sıkıştırdık.

SARS-CoV-2 salgını gözümüzün önünde serpilen küresel bir trajedi. Aynı zamanda, geniş anlamda içinde yüzdüğümüz akımları düşünmek için bir fırsat. Filozof Emanuele Coccia, dünya’da değil, bir yaşam denizi olarak tanımladığı atmosferde yaşadığımızı; bu denizin yüzücüleri olarak biyolojik anlamda izole olamayacağımızı ileri sürüyor. Ekolojik uygulamalarımız da olamaz. Araştırmacılar, hayvan dışkısından gelen antibiyotiğe dirençli mikropların, Teksas yemlerinden uçuşarak rüzgara karıştığını buldular. Tropikal muz tarlalarından gelen böcek ilaçları, serin Superior Gölü’nü boyluyor. İngiltere’de 2001 yılında ayak ve ağız hastalığı salgınına neden olan sporlar, Sahra’daki toz fırtınaları tarafından kaldırılmış olabilir. Yine de aynı fırtınalar Amazon yağmur ormanlarına besleyici fosforun ulaşmasını sağlıyor. Hava bitkilerimizin tozlaşmasına yardımcı oluyor; ama aynı zamanda radyoaktif partikülleri, mantar sporlarını, bakterileri ve virüsleri de taşıyor. Havamızın kalitesi de önemli. Yeni araştırmalar, kirli havanın koronavirüsün ciddi komplikasyon riskini artırdığını gösteriyor: Manhattan’daki kirliliği sadece bir birim partikül madde azaltmak, yüzlerce hayat kurtarabilirdi.

Eğer salgını durduracaksak, kendimizi izole etmek önemli -fakat yine de izolasyon ihtiyacı, kendi içinde, çevremizle olan derin bütünleşmemizin kabulüdür. Olanlara tam olarak cevap verebilmek için, hepimizi birbirine bağlayan dünya çapındaki ekolojik ağlar üzerinde düşünmemiz gerekiyor. Wesley ve ben bu salgın sona erdiğinde çiftçilik ve hasat çalışmalarımıza devam edeceğiz. Umarım dünyanın her yerinde, dünyamızın ta kendisi olan ortak bahçelere yönelmek isteyen başkaları da bize katılır.

*Kate Brown, MIT’de Bilim, Teknoloji ve Toplum programı profesörüdür.

Yazının aslı New Yorker sitesinden alınmıştır. (Çeviren: Dila Altındiş Balcı)



İLİŞKİLİ İÇERİK

Toplumsal Tıp Tarihinde Bir Kare; Paracelsus ve Paracelsuscular

Bilim toplumsal bir eylemin sonucu olarak var olduğunu ve yaratıcısın halk olduğunu, bu gün elitlere ...