BIGtheme.net http://bigtheme.net/ecommerce/opencart OpenCart Templates
Home / KORONA GÜNLÜKLERİ / Korona Günlükleri 3 Ağustos 2020

Korona Günlükleri 3 Ağustos 2020

GÜNDEM

  • Sağlık ve Sosyal Hizmet Emekçilerinin Sendikal Hak  ve Özgürlükler Mücadelesi ile Halkın Sağlık Hakkı Mücadelesi 24 Yaşında;  ‘’Her türlü baskı ve saldırıların karşısında anayasal ve uluslararası sözleşmelerin güvencesi, sağlık ve sosyal hizmet emekçileri içerisindeki meşruluğu, yüzyılı aşan sınıf mücadelesinin fiililiği ve militanlığı ile sendikamızın kuruluşuna emekleri ile katkı sunan, ödedikleri bedellerle bu onurlu tarihi yazan sağlık ve sosyal hizmet emekçilerini, onur üyelerimizi ve barış şehitlerimizi saygıyla anıyoruz.’’ 
  • “Adil yargılanma” talebiyle 182 gündür ölüm orucunda olan ve Adli Tıp Kurumu (ATK) raporuna rağmen tahliye edilmeyerek Kanuni Sultan Süleyman Hastanesi’ne getirilen Aytaç Ünsal’ın babası Nihat Ünsal, oğlunun durumuna ilişkin sosyal medya hesabı üzerinden paylaşımda bulundu. Baba Ünsal’ın, Adalet Bakanlığı’nı etiketleyerek yaptığı paylaşımda şu ifadelere yer verildi: “Az önce oğlumuz Aytaç’ın refakatçisi eşimle görüştüm. Hücredeki beyaz ışığı gece boyunca yaktıkları için Aytaç uyku problemi yaşamaya başlamış. Bağışıklık sistemi iyice zayıflamış birini uyutmayarak bir an önce öldürmek mi istiyorsunuz?  diyerek isyan etti.
  • Avrasya Araştırma’nın son anketine göre AKP ve Erdoğan’ın oyları düşmeye devam ediyor.  “Erdoğan Cumhurbaşkanı adayı olursa oy veririm” diyenlerin oranı 38,9, “vermem” diyenlerin oranı ise 46,8. AKP’ye oy vereceğini söyleyenlerin oranı ise geçen aya göre puan kaybederek yüzde 35’e geriledi. “Bugün Seçim olursa hangi partiye oy verirsiniz” sorusunu yanıtlayan yurttaşlar’ın yüzde 35’i AKP, yüzde 28,4’ü CHP, yüzde 12,4’ü İYİ Parti, yüzde 11, 7’si HDP, yüzde 7,4’ü MHP dedi. Yeni partilerden DEVA’ya oy veririm diyenlerin sayısı 2,2, Davutoğlu’nun Gelecek Partisi’ne oy veririm diyenler ise 2,3 oldu.
  • Bingöl’ün Solhan ilçesine bağlı Hazarşah köyü Aksakal göl mezrasında bulunan Yüzen Ada’ya giden Mahsum Kaya, Necmettin Evranas, Furkan Kılıç ve Yusuf Genç, araçlarında Kürtçe müzik dinledikleri gerekçesiyle korucular tarafından darp edildikleri belirtildi. Çıkan olayda darp edilen gençlerden Furkan Kılıç’ın amcası Abdullah Kılıç, korucuların açtığı ateş sonucu ayağından yaralandı ve Solhan Devlet Hastanesi’ne kaldırıldı. Asimilasyon politikaları korucular eliyle devam ettiriliyor.
  • Kültür ve Turizm Bakanlığı’na bağlı birimlerde çalışan 350’nin üzerinde sanatçı ve teknik personel Covid-19 pandemisinin hemen öncesinde sözleşmeleri yenilenmeyerek işsiz bırakıldı. Bakanlığın uygulamasını yargıya taşıyan kültür sanat emekçileri, mahkemelerin yürütmeyi durdurma kararlarına rağmen ya görevlerine başlatılmadı ya da bir aylık sözleşmelerin ardından yeniden işsiz bırakıldı. Kültür Sanat-Sen Başkanı Hülya Eryetli idarecilerin, “Siz mahkemeyi kazanıp işe dönseniz bile biz sizi bir şekilde atacağız, hiç boşuna uğraşmayın” dediğini aktardı.
  • AKP’ye yakınlığıyla bilinen Fatih Tezcan ve Süleyman Özışık arasında kavga çıktı. İki tarafta birbirini yalancılık ve haksız kazanç elde etmekle suçluyor. İkisine de katılıyoruz
  • TBMM’nin resmi sitesinde yer alan bilgilere göre Sağlık Bakanı Fahrettin Koca, milletvekillerinin Covid-19 ile ilgili sorduğu 6 soru önergesini de ‘görev alanımızda değildir’ şeklindeki aynı ifadelerle yanıtladı. Kimin görev alanı olduğunu sorusu ise cevaplanmamış olarak duruyor??

MEVCUT DURUM – SALGININ KONTROLÜ-SAĞLIK ÇALIŞANLARININ SAĞLIĞI

  • Bayramın son gününen Dünya genelinde 18 milyon 226 bini  geçen Covid-19 vakasi ile girdik. Vakaların %31’i Kuzey Amerika, %24’ü Asya, %23’ü Güney Amerika, %16’sı Avrupa ve %5’i Afrika kıtasından bildirildi. Can kaybı 692 bini geçti, yarın ya da ertesi gün 700 binli rakamları paylaşıyor olacağız. Pandemi kpntrolden çıkmış durumda. Çok görülüyor, çok öldürüyor, yaşamı ve çalışma yaşamını doğrudan etkilyor, sosyal yaşamlarımızı da alt üst etmiş durumda. Tüm bunlara karşı pandemi gerçeklçği halen tam anlaşılabilmiş değil. Ne kamu otoriterilerince ne de vatandaşlarca… 
  • Yeni vaka bildirimi alışıldığı gibi hafta sonları düşüyor. Son 24 saatte 218 bin civarında yani tanı konuldu. Zirveye Hindistan yerleşti 52 bin 783 vaka ile, bu ülkeyi ABD (49 bin), Brezilya (yaklaşık 25 bin), Kolombiya (11 bin 470), Meksika (9 bin 556), Güney Afrika (8 bin 195), Peru (6 bin 667) ve Rusya (5 bin 427) izledi. 
  • Yeni vaka sayısı açısından haftalık ortalamlarda veriliyor. 2 Ağustos  itibarıyla son bir haftanın yeni vaka ortalaması 258 bin 73 idi, oysa ortalama yeni vaka bildirimi iki hafta önce 254 bin 194, üç hafta önce 227 bin 552, dört hafta önce 210 bin 711, Temmuz başında 191 bin idi. Tablo Temmuz ayında yeni vaka bildiriminde artış %35 olmuştur, oldukça yüksek! 
  • Resmi istatistiklere göre Türkiye’de son 24 saatte 987 kişi Covid-19’a yakalandı, 18 kişi hayatını kaybetti. Ağır hasta sayısı 582 kişi. Aktif hastaların %8.5’inde pnömoni (zatürre) mevcut. Aktif hasta sayısı hakkında bilgi hala paylaşılmıyor. Yoğun bakımda yatan hastalar ve entübe hastalar bilgisi de artık paylaşılmaz oldu.
  • Urfa Tabip Odası Başkanı Osman Yüksekyayla, İl Hıfzıssıhha Kurulu’nun açıkladığı ‘karantina verileri’ üzerinden kentte günlük olarak 300 ile 350 civarında pozitif vakanın tespit edildiğine dikkat çekiyor.
  • Temmuz ayında yurt genelinde 30 bin 967 vaka görüldü. Günlük olarak en yüksek vaka sayısı, 1 Temmuz’da 1,192 olarak kayda geçti. 22 Temmuz’da 902 vakayla ayın en düşük seviyeye ulaşıldı. Ancak 31 Temmuz’a gelindiğinde vaka sayısı 982’ye yükseldi.
  • Temmuzda Türkiye genelindeki toplam vakanın yüzde 23’ü İstanbul’da kayda geçti. İstanbul’da temmuz ayında 7 bin 302 kişi Covid-19’a yakalandı. Bunların %35’i (2 bin 624 kişi) hastaneye yatırıldı.
  • Irak Havacılık Kurumu’ndan yapılan açıklamada Türkiye’deki vakaların artması nedeniyle uçuşların askıya alındığı bildirildi. Irak’ın başkenti Bağdat ve güney kentlerindeki havalimanları, geçtiğimiz hafta uluslararası uçuşlara yeniden açılmıştı. Türk Hava Yolları da, 1 Ağustos (dün) itibariyle uçuş listesine Irak’ın da eklendiğini açıklamıştı. Dün, aylar sonra ilk kez Erbil-Ankara ve İstanbul-Erbil uçuşları yapılmıştı.
  • Covid-19 salgın kontrolünde ceza sıklıkla devreye sokuluyor. Gaziantep’te Covid-19 tedbirleri kapsamında bir günde 2 bin 768 kişiye sosyal mesafe kuralı ve maske kullanımını ihlalden idari işlem uygulandı.
  • Amerika Coronavirus Hastalık Kontrol Merkezi’nin bir araştırmasına göre, ABD seyahatinden dönen bir Çinli hiç teması olmadan 71 kişiye Coronavirus bulaştırdı. Araştırmaya göre virüs havada uzun süre asılı kaldı ve asansörden yayıldı.
  • Hollanda hükümeti, Türkiye’nin de aralarında bulunduğu ‘riskli ülkelerden’ dönen kişiler için uygulanan 14 günlük karantina zorunluluğuna son verdi. Bunun yerine, ‘turuncu’ ya da ‘kırmızı’ listedeki ülkelerden dönenlerin belirli bir süre evde kalması istenecek.
  • İkinci korona dalgası kapıda mı? Virologlar, yeni tür koronavirüs salgınının ikinci dalgasını aylar öncesinden öngörmüştü. İnsanlar korona nedeniyle getirilen fizik mesafe kuralları ve kısıtlamalara uymadıkça, olası bir ikinci dalga tehlikesi de büyüyor. Son haftalarda koronanın yeniden hız kazandığı gözleniyor. Çok sayıda ülkede, önceden olduğu gibi sıkı karantina ve sosyal mesafe kuralları mevcut değil. Almanya, İspanya ve Yunanistan, kısıtlamaların gevşetildiği ilk ülkelerden olmuştu. Dünya Sağlık Örgütü (DSÖ) de bir süredir, koronavirüsün belki de hiçbir zaman hayatımızı terk etmeyeceği mesajını veriyor. Örgüt, önlemleri yok sayarak insanların korona öncesi yaşamlarındaki gibi davranmalarının yol açabileceği olası olumsuz sonuçlar hakkında da uyarıyor. Öte yandan insanların tatile çıkma arzusu da havaların ısınmasıyla giderek güçleniyor. İnsanlar tatile gittiklerinde küçük bir mekan içerisinde hareket ediyor, partilere gidiyor ve böylece dünya çapında yeni enfeksiyonların temeli atılmış oluyor. Örneğin Almanya’da Temmuz ayı sonunda enfeksiyon sayıları astronomik biçimde artış gösterdi. Virüsü bulaştırma katsayısı “R değeri” de Almanya’da doruk seviyeye ulaştı. Almanya’da R değeri, Temmuz ayı sonunda 1’in üzerine çıktı. 
  • Okulların açılmasının virüsün bulaşmasını nasıl etkileyecek? Bu soruya yanıt vermek amacıyla Minnesota Üniversitesi’nde yapılan bir araştırmada Covid-19’lu bir öğretmenin 50 dakika ders anlattığı bir sınıfta iyi bir havalandırma olsa dahi partiküllerin %90’ının havada asılı kaldığı saptandı. Araştırmacılar kapalı alanlarda havaandırmanın virüsün havada tutunma gücünü sadece %10 düşürebildiğini ortaya koydu. 
  • Covid-19 salgınıyla ilgili Türkiye’nin son durumunu değerlendiren bilim insanları, hükümetin turizm sektörünü canlandırmak adına attığı adımlar nedeniyle hastalığın tüm Anadolu’ya yayıldığını ve vakaların arttığına dikkat çekerek eylül ayında ağır bir tablo ile karşı karşıya kalınacağı uyarısında bulundu. Uzmanlar, “Eylül ayında ikinci dalga bekleniyor. Mevsimsel grip başlayacak, okullar açılacak, yazlıkçılar, yaylalara gidenler evlerine dönecek, toplu taşımalar kalabalıklaşacak, havaların serinlemesiyle kapalı alanda geçirilecek süreler artacak, bütün bunlar ikinci dalgayı tetikleyecek. Bu duruma ne hastaneler ne ülkenin sağlık sistemi ne de sağlıkçılar dayanır. Bu gidiş iyi değil” vurgusu yaptı. 
  • Uludağ Üniversitesi Halk Sağlığı Uzmanı Prof. Dr. Kayıhan Pala: “Test sayısındaki azalmaya karşın hasta sayılarında son günlerde bir artış olduğu gözleniyor. Okulların açılması için günlük olgu sayısının yüz binde 1’in altında olması gerektiği uluslararası platformda kabul görmektedir. Ülkemizde salgın henüz kontrol altına alınabilmiş değildir. Öncelikle salgın kontrol altına alınmalı, yüz bin kişi başına düşen günlük yeni olgu sayısında iller arasındaki gözlenen büyük farklılıklar giderilmeli ve okulların açılabilmesine ilişkin koşullar konunun uzmanları ile tartışılmalıdır. Bugünkü duruma bakarak okulların ağustos ayı içerisinde açılmasının uygun olmadığını söyleyebiliriz.  Haziran’da önlemlerin gevşetilmesinin sonuçlarını, üzerinden iki ay geçmesine karşın bugün halen gözlüyoruz. Bunun faturasını iki aydır olgu ve ölüm sayılarının düşmemesi hatta biraz yükselmesi ile ödüyoruz. Türkiye 230 bini aşan doğrulanmış hasta sayısı ve 6 bine yaklaşan ölüm sayısıyla henüz birinci dalgayı yaşıyor, birinci dalga halen sönümlenmiş değil. Eylül ayından başlayarak mevsimsel grip olgularında da artış gözlenmesi olasılığı var. Bu durumda bir yandan grip vakaları, diğer yandan da Covid-19 salgını sağlık sistemimizi zorlayabilir.”

TOPLUMSAL MÜCADELE-SAĞLIK MUHALEFETİ

  • Türk Tabipleri Birliği Merkez Konseyi Başkanı Prof. Dr. Sinan Adıyaman: “Hasta sayısı 1000’in altında tutuluyor ama test sayısı düştü. Ortalama test sayısı yüzde 22. Yeni vaka sayısı da yüzde 23 düştü. Test sayısını ne kadar az tutarsanız yeni hasta sayısını o kadar az görürsünüz. Olgu sayısını azaltmanın en etkili yolu enfeksiyon zincirinin kırılması. Türkiye, test sayısını azaltarak asemptomatik hastaları yakalama imkânımızı maalesef ortadan kaldırıyor ve salgın çok hızlı bir şekilde artıyor. Diyarbakır, Urfa, Erzurum, Rize, Mardin, Çanakkale, Zonguldak gibi illerde çok sayıda hasta artışı var. Manisa’da yoğun bakımda yer kalmamış. Ankara’da da sıkıntılar var. Siz hükümetsiniz, kamusal tedbirleri almak zorundasınız. Ayasofya’nın ibadete açıldığı gün 300 binden fazla insanın fiziksel mesafeyi korumadan bir araya gelmesi, bunlar yapılmayacak. Nişanları, düğünleri iptal edeceksiniz. Pandemi ile mücadelede alınan tedbirler toplum ve halk sağlığını düşünerek alınmıyor, tamamen ekonomik ve siyasi çıkarlar göz önüne alınarak yapılıyor. Hasta sayısı aşağı düşsün ki Avrupa turist yollasın. 50 yaş altı insanların ellerine ilaçlar veriliyor ve evlerine gönderiliyor. Evlerinin önünde önceden polisler bekliyordu, o kadar çok arttı ki yeteri kadar polis olmadığı için insanların keyfiyetine bırakıldı. Gidişat iyiye gitmiyor ve böyle devam ederse hastanelerin kapasiteleri de bunu kaldırmaya yetmeyecek.”
  • Covid-19 çetesi fabrikada işbaşında – Alparsaln Savaş:

    Salgın, işçi sınıfı için son derece yalın iki sonuç yarattı. Virüs riskiyle baskı altında çalışmak ve uzun süreli işsizlik. Biri diğerinin sopası olan iki sonuç bu. “Kapalı devre çalışma” icat ediyor. İşçilere virüs bulaşırken işyerlerine “COVİD19 Güvenli Üretim Belgesi” dağıtıyor. Virüsü meslek hastalığı kapsamından çıkarıyor. İşçi atıyor, ücretsiz izin uyguluyor. İşçinin canı bu çetenin nezdinde en ufak bir değer taşımıyor. http://isigmeclisi.org/20491-covid-19-cetesi-fabrikada-isbasinda-alpaslan-savas

YENİ YAŞAM İNŞASI  

  • “İdeal devlet” tasavvurlarının belki de en meşhuru olan Thomas More’un Utopia adlı eseri İbrahim Yıldız’ın çevirisiyle China Miéville’in önsözü ve Ursula K. Le Guin’in sonsözüyle Dipnot Kitap tarafından okurla yeniden buluştu. Kitabın en çarpıcı yönü hem önsözdeki hem de sonsözdeki fikirlerin ezber bozarak okuru Platon’dan günümüze uzanan çizgide ütopya fikrini sorgulamaya, hatta yıkmaya davet ediyor olması. Thomas More 1478-1535 yıllarında yaşamış devlet insanı, hukukçu, filozof ve yazardır. Aynı zamanda tarihin bir ironisi olarak karşı çıktığı Anglikan Kilisesi’nin azizlerinden biridir. Thomas More, 1499 yılında Hollandalı yazar Erasmus ile tanışmıştır ve aralarında sıkı bir dostluk başlamıştır.  Nitekim ikisi de hümanisttir. Hümanizm, sanılanın aksine insan sevgisi değil, insanı ve insan aklını merkeze almak demektir. Agape, dinin buyurduğu koyu ahlakçılığa egemen olan özdür. Kısaca, aklın önündeki en büyük engeldir ki bu bağlamda gerçek bilgeliğin delilik olduğunu söyler Erasmus. Ona benzer bir düşünüş tarzına sahip olan More da mutlak monarşiye şiddetle karşı çıkarak VII. Henry’nin öfkesini kazanır, çünkü avukatlık yaparken karşıt görüşlerini parlamentoda paylaşır. 
  •     Bugün, onun “hiçbir yer” yahut “dünyada hiçbir yer” olarak çevrilebilen Utopia adlı eseri bir tür adı olmuş, hatta zıttı olan distopyalar yahut ikisinin birleşimi olan üstopyalar yazılmaktadır.Thomas Moore ‘un ütopyayı yazmasının sebebi ise Avrupa devletlerinin yozlaşmış sistemlerini eleştirerek, iyi bir sistemin nasıl olduğunu göstermektir. Anlatısına gelene kadar eleştirilerin ardı arkası kesilmez fakat belki de bu bölüm bir özet niteliği taşımaktadır: “Tanrı’nın bu buyruğunun devlet değil, kişiler için geçerli olduğu ileri sürülebilir belki. Peki o zaman, birilerinin kalkıp devlet adına başka bazı suçları, belki ırza tecavüzü, belki zinayı, belki yalan yere yemin etmeyi yasal hale getirmesinin de önü açılmış olmaz mı? (…) Bu, insanın kendi yaptığı yasayı Tanrı’nın yasasından üstün tutması değil de nedir?” (s.68) Antik Roma’nın etrafı kesilmiş hâli gibidir Utopia’nın çizimi. Burası Utopus adında bir komutan, yani emperyal bir güç tarafından fethedilmiştir. Zaten China Miéville de önsözde bunun altını çizerek okuru sorgulamaya davet eder:

  “Egemen konumda olanlar ise (bunlar kendi savunucularından daha güçlü ve geleneksel olarak daha ketumdurlar) kendi ütopyalarını soğukkanlı bir biçimde şekillendirir ve hayata geçirirler. Üzerinde egemenlik kurdukları topraklarda, insanların yaşamak, hizmet etmek ve ölmekten başka seçenekleri yoktur.” (s.12)

    Ursula K. Le Guin’in ise sonsözde ütopya fikrinin “Euklidesçi, Avrupacı ve eril” bir karakter arz ettiğini vurgulayarak benzer bir yorum yapmaktadır: “Ussalcı ütopya bir iktidar yolculuğudur. Bir emirnameyle duyurulan ve istenç gücüyle idame ettirilen bir monoteokrasidir; öncülü süreç değil ilerleme olduğu için yaşanabilir bir şimdi’ye sahip değildir, sadece gelecekten konuşur. Ve sonunda da us bu ütopyayı reddetmek zorunda kalır. “

JİN

  • İstanbul sözleşmesinin kaldırılmasına karşın verilen mücadele büyümeye devam ediyor.Nilüfer belediyesi İstanbul sözleşmesini desteklediğini belirten afiş astı belediye binasına.
  • İstanbul sözleşmesinin kaldırılması ile mücadele devam ederken kadına yönelik şiddet ve devletin uygulamalarındaki sorumsuzluklarla ilgili can yakıcı haberler gelmeye devam ediyor. Evli olduğu Hüseyin Bengi’den yıllardır şiddet gören Hatice Bengi ve kızı Güllü Bengi, sosyal medyadan paylaştıkları videoda yaşadıklarını anlattı. Videoda, 29 Temmuz’da bir gün boyunca Hatice Bengi’ye şiddet uygulayıp ‘öldü’ sanarak bırakan Hüseyin Bengi hakkında bayram tatili nedeniyle işlem yapılmadığı anlatıldı.
  • Kadın ve Demokrasi Derneği (KADEM), İstanbul Sözleşmesi’nden çıkılmaması gerektiğine ilişkin açıklamasının ardından gelen eleştirilere yanıt verirken LGBTİ bireyleri ‘Neslin devamlılığı açısından tehdit olarak gördüklerini’ belirtti. KADEM, Twitter’dan şu mesajı paylaştı: “İstanbul Sözleşmesi tartışmaları üzerinden derneğimizin başka bir konuma çekilmek istendiğinin farkındayız. Konumumuz, aileye verdiğimiz değer ve neslin devamlılığının önemi açısından tehdit olarak gördüğümüz eşcinsel hareketler ile yan yana anılmayı kabul etmiyoruz.” “Lobicilik faaliyetleri ile hem bugünümüze hem de yarınlarımıza sirayet etmeye çalışan bu gayrı ahlâkî hareket ile mücadelemiz devam edecek” ifadeleri yer aldı. 

SİYASAL SAĞLIK – EKOLOJİK SAĞLIK

  • Kanal İstanbul’un 10 köyü kapsayan 3. etap planlarına göre, İstanbul’un su ihtiyacının bir kısmını karşılayan Sazlıdere Barajı’nın tamamı yok olacak ve kanala dönüşecek. Planlarla barajın çevresindeki içme suyu havzası da imara açılmış oldu. Vatandaşların tapularına daha planlar askıdayken şerhler konulduğu öne sürüldü.
  • Van F Tipi Kapalı Cezaevi’nde koronavirüs testi pozitif çıkan tutuklu Naim Türköz günler sonra hastaneye kaldırıldı. Baba Süleyman Türköz, oğlunun tedavisinin eksiksiz yapılmasını istedi.  Van F Tipi Yüksek Güvenlikli Kapalı Cezaevi’nde tutuklu bulunan ve Covid-19 testi pozitif çıkan Naim Türköz, avukatların girişimi üzerine dün akşam saatlerinde Van Yüzüncü Yıl Dursun Odabaş Tıp Merkezi’ne kaldırıldı. Hastanede tutukluların koğuşunda tutulan Türköz’ün tetkiklerinin yapıldığı öğrenildi. 
  • Yoldaş Türler, Nejla Kurul
  • İdris Baluken’in iki romanından biri sokakta yaşayan köpekler, diğer bir deyişle yoldaş türler hakkında! Yani Oko’nun roman kişisi, aynı adı taşıyan bir köpek! Eşitsizlik ve tahakküm ilişkileri örülü kapitalizm, en çok ezilen Oko’nun konumundan anlatılıyor. Oko, hayvanca yaşamayı ve hayvanlığını korumayı, karın tokluğuyla bağlandığı tutsaklığın zincirlerinden kurtulmayı arzulayan bir köpek. Bu nedenle sorguluyor ve özgürlüğe doğru sürekli kaçış çizgileri örüyor.

   Sokakta karşılaştığı kötülüklere bakarak Oko, tür ve toplumsal cinsiyet arasında bir ilişki kurmuş: Kötülükle erkek ‘egemenliği’ni adeta özdeşleştirmiş.  Oko, bir kadın ve bir erkeğin bir köpekle gezdiğini gördüğünde, kadınların ve köpeklerin, vahşi erkekleri yürüyüşe çıkardığını düşünüyor. Yine de Oko insana saygılı ve duyarlı! Diyor ki zalim ve kötü insanlara karşı mücadelemizi geliştirirken iyi insanlardan aldığımız desteği de artırmak zorundayız. Oko, ‘Hayırsız ada katliamı’ kadar büyük bir tehlikeden, ölüm gemilerinden kurtulmak için diğer köpeklerle birlikte mücadele ediyor.

    Hayvan Hakları Federasyonu (HAYTAP) çok sarsıcı bir tarzda halka kendinizi koruyun! çağrısı yaptı. Çağrı, kadınlara, ailelere, hayvan hakları savunucularına ve herkese! Çağrının tüyleri ürperten kısmı ailelere: Lütfen çocuklarınızı koruyun! Çocuğunuzu emanet ettiğiniz kişi, önceki gün bir hayvana tecavüz etmiş, patilerini kesmiş, gözlerini oymuş, diri diri yakmış olabilir. Bundan sizin haberiniz olamaz, çocuğunuz güvende değil!

    Kime yapılırsa yapılsın şiddetin arkasında, Öteki olarak görülen canlıyı şeyleştirme ve bedeni üzerinde her türlü tasarrufta bulunabilme hakkını kendinde gören bir sahiplik anlayışı var.  Egemen olmayan bütün diğer insanlara (örneğin çocuklara, kadınlara, LGBTİ bireylere, göçmenlere vb) ve hayvanlara yönelik cinsel saldırı dâhil her türlü şiddet ile şeyleştirme ve sahiplik arasında ciddi bir bağıntı var. Örneğin mal kelimesi, eşya ve mülk gibi anlamlarının yanı sıra hem kırsal kesimde büyükbaş hayvan hem de kent argosunda iffetsiz kadın anlamına geliyor. Egemen erkek kültürü, erkeksi olmayan varlıkları aşağılamak için eril bir küfür dili üretiyor. Kadınları mal yerine (hayvanları da), onları sadece birer et yerine koyan şeyleştirici zihniyetin oluşturduğu kelimeler bunlar.

    Bizler tüm çeşitlilikleriyle insanlar ve insan olmayanlar arasındaki geniş ve derin koalisyon fikrini aklımızdan çıkarmamalıyız. Devletleri insan ve doğadan yana köklü değişimlere zorlayacak olanlar yine bizleriz. Oko ve diğer hayvanların temsilcileri olan iyi insanlar var ve can dostların sevgisi ile güçlenerek mücadele ediyorlar.

GÖRÜŞLER

“Bu ülkede katledilen kadın sayısı koronadan ölen kişilerden daha fazla .”

Tarihin çeşitli dönemlerinde kadın direnişleri ile kadınların öz savunma deneyimleri olmasına rağmen geldiğimiz noktada kadın kırımı ve sistematik cinsel istismar pandemi sürecinde  virüs gibi toplumda yayılmaya devam ediyor. Kadınların pandemi ile eve kapatılmasıyla şiddet ve istismar olayları her gün gündemimize farklı hikayelerle girmekte. Erkek şiddetinin üstüne devletin cezasızlık politikaları ve cesaretlendirici politikaları (İstanbul sözleşmesinden çekilme tartışmaları) eklenince şiddet  daha da meşrulaştı.

Akp Mhp’nin Kürdistan’a yönelik ayrımcı ve soykırımcı politikaları kadın ve çocuklar üzerinde daha ağır sonuçlar doğuruyor. Öz yönetim direnişleri sonrası devreye sokulan kültürel soykırım politikalarını başarıya götürmek için devlet eliyle (asker polis) kadına ve çocuğa yönelik istismar ve şiddet politikaları artarak devam ediyor. Son bir sene içerisinde, öz yönetim direnişlerinin gerçekleştiği ve akabinde yıkımların başladığı kentlerimizde bilinçli bir politika yürütülmektedir ki her gün asker polis korucuların şiddet tecavüz ve cinayet suçu işlediklerini görüyoruz. Sadece Şırnak ilimizde korucu ve askerlerce işlenen onlarca istismar suçu olduğunu biliyoruz.

Kürdistan kentlerinde devlet eliyle işlenen istismar ve şiddet suçlarına bakılırsa savaş bir  halk sağlığı sorunudur belirlemesinin ne kadar haklı olduğunu görmekteyiz. Akp-Mhp hastalıklı bir toplum yaratmak için Kürdistan’a savaş açmış durumda. Süreklilik kazanan askeri operasyonlar devam ederken çok boyutlu özel savaş politikalarını da devreye sokmuştur. Devlet eliyle yapılan bilinçli orman yangınları, köy boşaltmaları ile kentlerde uyuşturucu cinsel istismar işkence vb olayların  tümünün savaşın bir parçası olduğunu unutmamak gerekir. Savaşın en büyük mağdurları olan kadınların direnişini sahiplenerek savaş ve soykırıma karşı zafere ulaşabiliriz.

     Bizler biliyoruz ki bu sistem kadın düşmanıdır. Direnen ve mücadele eden kadınlara saldırarak toplumu nefessiz bırakma çabası içerisindeler. Fakat şunu da biliyoruz ki soykırıma karşı bizi zafere götürecek mücadelenin öncülüğünü de kadınlar yürütecektir. Kadınların etrafında kenetlenmeli , kadın kurumlarına sahip çıkarak faşizmin toplumsal soykırım saldırılarına karşı cevap olabiliriz.

EKLER  

  1. ERKEĞİN YİTTİĞİ YERDE, AKSU BORA

 “Neden yapıyorlar bunu?” diye sordu arkadaşım. Kadın katliamını kast ediyordu. “Çünkü” dedim, “yapabiliyorlar”.  Bir yandan biliyordum bunun ne kadar yetersiz bir cevap olduğunu, bir yandan da verecek başka cevabım yok gibiydi. Böyle durumlarda sanat yapıtları iyidir. Pek suskun değillerdir, yanlış sorulara bile verecek doğru cevapları bulunur. Çok dillidirler, çok katmanlı. Temasa geçtiğinizde sizi de içlerine alır, dönüştürürler.

Edebiyat eleştirisinin sanat sayılıp sayılmadığını bilmiyorum ama Türkçe edebiyat eleştirisinin mükemmel örneklerinden biri, nihayet yeniden yayınlanıyormuş. Zeynep Ergun’un Erkeğin Yittiği Yerde’si. Alt başlığı Yirmi Birinci Yüzyılda Türk Romanında Toplumsal ve Siyasal Arayışlar 2000-2006 olan bu kitap, 2009’da, Everest Yayınları tarafından yayınlanmıştı. İnsan, Erkeğin Yittiği Yerde ile Kar’a[i]Amat’a[ii]Baba ve Piç’e[iii] tabii, ama kadın katliamına da yaklaşabilir. “Çünkü yapabiliyorlar”ın ne demek olduğunu, bir şey demek olduğunu düşünmeye girişebilir. Kitap, 2000’lerin başında yazılmış üç romanı ele alıyor. Bu üçünü “yakın okuma”ya tabi tutarak onlarla sınırlı olmadığını söylediği “erkek tedirginliği”nin izini sürüyor. Tam anlamıyla bir iz sürme bu; detektif gibi, ipuçlarını takip edip parçaları birleştirerek, kocaman bir panoya zanlıların fotoğraflarını asıp ilişkileri ortaya çıkararak…Değil mi ki içinde yaşadığımız dil erkek merkezli, değil mi ki kurmaca metinlerin yurdu da bu dil, o halde yazarın bilinçli tercihi olsun olmasın, kullandığı sözcükler, söz kalıpları, metaforlar ve isimler, panoya raptedilmeli, ilişkiler kurulmalı. Sadece metnin içerdikleri değil, dışladıkları da görülmeli. “… metnin dışında bıraktığı kimi öğelerin, sildiği ve görmezden geldiği bazı sözcük ve kavramların yaşamsallığına inanıyorum. Kadının ve kadın bedeninin, cinselliğinin bütünlüğünün yok sayıldığı, sıfırlandığı bir kültürde roman metnindeki boşlukların bu yadsımayla ilişkisini araştırmak istiyorum. Erkeği yaşar ve yitirilmemiş durumda tutmak uğruna yitirilenler bu boşluklardan bize bağırmakta, varlıklarını kanıtlamaya çalışmakta.”

2-Ağrı İsyanı’ndaki kadın ve çocuklara ne oldu? ,Faik Bulut

İster isyan denilsin isterse direniş diye adlandırılsın, Ağrı ayaklanmasına kadar olan yaklaşık 130 yılda Kürtlerle Osmanlı ve Cumhuriyet iktidarları arasında onlarca ciddi silahlı çatışma yaşanmıştır. Ağrı bölgesi ve çevresinde başlatılan isyanın, diğer Kürt ayaklanma veya direnişlerinden ayıran üç belirgin özelliği bulunmaktadır:

1) İstisnaların dışında isyan önderlerinin tamamına yakını, Osmanlı ve Cumhuriyet dönemlerinde devlete hizmet etmiş; devletin politikası doğrultusunda çeşitli cephelerde çatışmış ve sivil hayatta iktidarlarla işbirliği yapan şahsiyetlerdir.Ancak devlet, 1925 Şeyh Said İsyanı’yla hemen hiç ilgileri bulunmamış (Ferzende Bey ile İhsan Nuri Paşa dışında) olan bu şahısları bir şekilde cezalandırma yoluna gitmiştir.Başta Bıroyê Heskê Telli (veya Tello) olmak üzere bu duruma tepki gösterenler silaha sarılıp dağa çıkmıştır.

2) İsyan, başlangıçta Kürt milliyetçiliği temelinde değil, devletin vefasızlığına bir tepki olarak başlamıştır.Hoybûn ve eski Osmanlı-Cumhuriyet subayı olan Yüzbaşı İhsan Nuri’nin işe el atmasıyla beraber bilinen anlamda milliyetçi bir nitelik kazanmıştır.

3) İsyanın en temel özelliklerinden biri de isyancıların kadın-çocuk demeden aileleriyle birlikte Ağrı dağının yükseltilerindeki karargâh ve cephelerde yer almalarıdır. 

Yazımızın konusu da budur: İsyana kitlesel bir kadın katılımı söz konusudur. Hem önderlerin anne, eş ve kızları hem de isimsiz isyancıların aileleri vardır. İran, Irak ve Türkiye’deki geçmiş Kürt isyanları sırasında bunun çok örneğine rastlıyoruz. 

https://www.indyturk.com/node/220791/t%C3%BCrkiyeden-sesler/a%C4%9Fr%C4%B1-isyan%C4%B1%E2%80%99ndaki-kad%C4%B1n-ve-%C3%A7ocuklara-ne-oldu#.XyZRYxOj0Do.whatsapp

3. Gözlerdeki fer sönmüştü ilk söz ‘KDP bizi sattı’ idi, Hayri Kızıler

Êzidîler, bilinen ya da bahsedilen kadarıyla başlarına gelen 72. Ferman’dan sonra 3 Ağustos 2014’de 73. Ferman’ı yaşadılar. 

1975 öncesi Êzidîler Şengal merkez, ki Şengal merkez de dağın eteğinde, dağ ve dağın eteğindeki köylerde yaşıyorlardı. Ancak daha öncesi yetmişlerde Şengal alanında KDP, etkili bir örgütlenme içerisindeydi. KDP’nin 1975’te Aş-Battal ile birlikte silah bırakması sonucu, KDP alandan çekildi. Êzidîler barbar Saddam önderliğindeki Baas rejimi ile başbaşa kaldılar. Êzidîlerin yarı ferman dedikleri süreç başlamış oldu. Baas rejimi tarafından Êzidî köyleri yakıldı, köyler ve dağ Êzidîlere yasaklandı. Êzidîler zorla çöl içerisinde susuz alanlara yerleştirildi. 

   Êzidîler açısından bir sonraki trajedi süreci, 2003 yılında ABD’nin Irak’ı işgali ile başladı. Irak’ın işgali sürecinde ABD’nin alandaki müttefiklerinden KDP tekrar Şengal’e geldi ve yerleşti. KDP bir biçimi ile maddi olarak halkı kendisine bağlamış ve Êzidîlerin yaşamını ipotek altına almıştı. Hemen her evde en az bir kişi KDP asayişi içerisinde bulunuyordu. KDP’ye üye olan her eve maaş veriliyor, erzak yardımı yapılıyordu. KDP’ye üye olmayanlar da vardı, Şengal’de iş imkanı olmadığı için bu aileler daha çok Şengal dışında Rabia’da (Rojava-Til Koçer’e sınır) tarlalarda mevsimlik işçi olarak çalışıyorlardı. Bir kısmı da Hewler, Duhok, Süleymaniye ve Musul’da kelle koltukta çalışıyorlardı.
Özetle KDP tarafından verilen maaşla insanların tüm hayatları ipotek altına alınıyor, karşı çıkanlar, muhalif kesimler oluşturulan sistemle, baskı altında tutuluyordu.

   Şengal’de sıkıntılı günler daha da artmıştı. IŞİD burunlarının dibine kadar gelmişti. Şengal’e açık kapı olarak sadece Rabia üzerinden Duhok kalmıştı. Sonunda IŞİD Rabia’ya da saldırdı. Ele de geçirdi. Rojava sınırındaki Rabia, YPG güçleri tarafından alındı ve KDP’ye tekrar teslim edildi. Ancak IŞİD tekrar KDP’nin elinden aldı. Bu durum birkaç kez tekrarlandı. 

   2 Ağustos gece saat 02.00 civarında patlama sesleri duyduk. Havan sesleriydi duyduğumuz.Halk direniyor ve çatışıyordu. KDP peşmergeleri ise halkın aksine Şengal’i terk ediyordu. Bu durumu gören halk da Şengal’den kaçmaya başladı. İlk saatler tanık olduğum, KDP’nin ‘ben gidiyorum’ bile demeden, 450 bin Êzidîyi, savunmasız bırakarak Şengal’i terk etmesiydi. Nutkumu tutan ve hatta beni nefessiz kılan, en büyük şey ise dünyanın belki de insanlık tarihinin en büyük ihaneti ile tanışmamızdı. Kamerayı gören bütün herkes, teklifsiz tüm halsizliklerine, yorgunluklarına ve korkularına rağmen konuşmak istiyordu. Konuşmak için kamerayı görmeleri yetiyordu. İlk kurdukları cümle ‘KDP bizi sattı’ cümlesiydi. İnsanların gözlerindeki fer sönmüştü.

   Fermandan bir ay öncesinde, 12 HPG’li Şengal’e gelmişti. Silahsız bir biçimde köy köy dolaşıp halkın kendisini nasıl savunması gerektiğini anlatıyordu. Ferman kapıya dayandığında bu HPG’liler ve yanlarındaki gençler Şengal Dağı’nı ve Sinûnê kasabasını koruyacak ve gerçekleşmesi muhtemel bir Êzidî soykırımının önüne geçeceklerdi.

   Bu konulara yaklaşım tabii ki ahlaki ve stratejik bir yaklaşımı içinde barındırıyor. Êzidîler ve Êzidîlik tarihin insanlığa ve Kürtlere bıraktığı büyük bir mirastı. Yaklaşım da ona göre belirlenmek durumundaydı. Gerekli değeri ve saygıyı göstermek hem ahlaki hem de stratejik yaklaşım gerektiriyordu.
http://yeniyasamgazetesi1.com/gozlerdeki-fer-sonmustu-ilk-soz-kdp-bizi-satti-idi/



İLİŞKİLİ İÇERİK

KORONA GÜNLÜĞÜ 20 EYLÜL 2020

GÜNDEM Özel laboratuvarlarda yaptırılan Covid-19 testleri güvenilir değil mi? Antalyaspor’un önceki gün özel bir laboratuvarda ...