BIGtheme.net http://bigtheme.net/ecommerce/opencart OpenCart Templates
Home / KORONA GÜNLÜKLERİ / KORONA 7 GÜNLÜK 10-16 MAYIS 2021

KORONA 7 GÜNLÜK 10-16 MAYIS 2021

Brezilya’da Jair Bolsonaro yönetiminin salgının henüz başlarındayken durumun ciddiyetini görmezden gelmesi, devamında ise aşıya erişimdeki sorunlar ve merkez kapitalist ülkelerin aşı tedarikindeki öncelik dayatması sonucunda, Covid-19 salgını ülkede ciddi bir yıkıma neden oldu. Brezilya’da hala devam eden, bir benzeri Meksika’da yaşanan bu yıkımın çok daha beteri ise şu an Hindistan’da yaşanıyor. 24 saat içerisinde Covid-19 enfeksiyonuna bağlı olarak 4205 kişinin yaşamını yitirdiği, yaşamını yitirenlerin Ganj Nehri kıyılarına vurduğu, yer yer toplu bir şekilde yakıldığı bir insanlık krizine tanık oluyoruz. Hindistan’da salgının seyrinin kısa erimde değişebilmesi mümkün görünmüyor. Şu ana kadar 170 milyon kişinin aşılandığı, bu sayının da nüfusun sekizde birine tekabül ettiği, iki doz aşı olanların bile varyant virüs enfeksiyonuna bağlı olarak ağır klinik durum ile seyrettiği düşünülünce tablo daha da ağır bir hal alıyor.

Hindistan’da salgının bu şekilde seyretmesi şaşırtıcı değil. Zira ülkede 2 milyondan fazla kişinin yaşamını yitirebileceğini öngören salgın projeksiyonları çokça yayının konusu oldu. Buna rağmen aşı satışları başladıktan sonra merkez kapitalist ülkeler nüfuslarının birkaç kat üzerinde aşı siparişleri verirken, yoksullukla, toplumsal ve siyasal krizlerle boğuşan Hindistan, Ağustos ayına kadar nüfusun beşte birini aşılamayı hedefleyebildi. Aşılamada ve aşıya erişimde zorluk yaşayan Hindistan, işin ilginç tarafı, dünyanın en büyük aşı üreticisi konumunda.

Dünya’nın güçlü ekonomileri bir an önce bütün nüfusunu aşılayıp salgın sonrası döneme geçmeye hazırlanırken, aşıya erişimi olmayan ya da sınırlı düzeyde erişebilen öteki dünya ülkelerindeki mutasyonlar, mevcut aşıların koruyuculuğunu riske ediyor. Aşıya erişimdeki eşitsizliğin yarattığı durum, güçlü olan daha kârlı çıkmaya çabaladığı için herkesin daha az ile yetinmek zorunda kaldığı bir oyun teorisi paterninden öte değil.

Pandeminin daha da görünür kıldığı bu eşitsizlik yeni değil. Kolombiya’da yaşamını yitiren ve sayılarını bile öğrenemediğimiz göstericiler de, ABD’de nefes alamadığı için sokaklara dökülen siyahlar da, 171. gününe giren açlık greviyle Kürtler de aynı eşitsizliğin karşısında duruyor. Ganj nehri kıyısına vuran ölüler ve Ege’de batan mülteci botları arasında, nüfusunun tamamı aşılanmış İsrail’in 60.000 doz aşıya ancak geçen ay erişebilmiş Filistin’de çıkardığı Mescid-i Aksa yangını ile Hindistan’da toplu halde yakılan pandemi kayıpları arasında bir korelasyon var.

“Dünyanın her yerinde sürekli aynı dram, aynı dar sahne üstünde aynı dekorlar, kendi büyüklüğünün sarhoşluğu içerisinde başı dönmüş, köpürüp duran bir insanlık…” diyor Walter Benjamin. O dekorları sökmek zorundayız. Er ya da geç, öyle ya da böyle.

 

MEVCUT DURUM

Salgın yönetilemiyor! Emekçiler, ötekileştirilenler ölmeye devam ediyor! Sağlık emekçileri tükeniyor, hayatını kaybediyor!

Sosyal cinayete dönüşen pandemi ölümlerine karşı öfke büyüyor. Yanlış sağlık politikaları ve salgın mücadelesine karşı yaşam hakkını savunmak için demokrasi güçleri harekete geçiyor.

***

Covid-19 pandemisi sık görülmeye, sık öldürmeye ve yaşamı altüst etmeye devam ediyor. Toplam vaka sayısı 163 milyon 170 bine yaklaşırken Covid-19 nedeniyle hayatını kaybedenlerin sayısı 3 milyon 383 bini geçti

Covid-19 vakalarının kıtalara göre dağılımında son bir aydır vaka sayısında ciddi tırmanış gösteren Asya kıtası zirveye yerleşti. Asya kıtasında toplam vaka sayısı 46 milyom 480 binin üzerine çıktı. Asya kıtasında ilk üçü Hindistan (24.7 milyon), Türkiye (5.1 milyon) ve İran (2.7 milyon) paylaşıyor. Asya kıtasını Avrupa (46 milyon), Kuzey Amerika (39.2 milyon, 33.7 milyonu tek başına ABD’ye ait), Güney Amerika (26.7 milyon) ve Afrika (4.7 milyon) izledi.

Pandemiye bağlı ölümlerde de Avrupa 1 milyon 48 binini geçen can kaybı ile zirvede yer alıyor. Bu kıtayı Kuzey Amerika (878 bin), Güney Amerika (727 bin), Asya (603 bin) ve Afrika (126 bin) izliyor. Ölümlerin yüz bin kişinin üzerinde olduğu ülke sayısı sekiz: ABD (600 bin), Brezilya (435 bin), Hindistan (270 bin), Meksika (220 bin), İngiltere (128 bin), İtalya (124 bin), Rusya (115 bin) ve Fransa (108 bin).

Dünya genelinde hafta sonu olmasına rağmen yeni vaka ve can kaybı bildirimleri yüksek hızda devam ediyor. Son 24 saatte 634 bin kişiye Covid-19 tanısı kondu, 12 bin 142 kişi Covid-19 nedeniyle hayatını kaybetti. Hindistan zirvedeki yerini korurken Türkiye yedinciliğe indi. Ülkelere göre yeni vaka sayısı şöyle: Hindistan (310.8 bin), Brezilya (69.3 bin), ABD (25.6 bin), Arjantin (21.5 bin), Kolombiya (18.9 bin), Fransa (15.7 bin) ve Türkiye (11.5 bin).

Hindistan (3 bin 90 ölüm) ve Brezilya (2 bin 67 ölüm) ile günlük can kaybında zirvedeki yerini koruyor.

Not: Dünya ve Türkiye Covid-19 istatistiklerini Worldmeter sitesine göre vermeye devam ediyoruz. Her gün paylaştığımız veri bir gün önceye ait olup ülkelerin bildirimlerine göre şekilleniyor. Veriyi her gün sabit saatte (sabah 06.00) alıyoruz.

***

Türkiye’de yeni vaka sayısı ve can kaybı kısıtlamalara rağmen yüksek hızda devam ediyor. On yedi Mayıs tarihinde dillere pelesenk olan 5 bin yeni vaka hedefi tutturulamayacak gözüküyor. Son 24 saatte yeni vaka sayısı 11 bin 472 kişi oldu. Covid-19 nedeniyle 236 kişi hayatını kaybetti. Turkuaz tabloda eleştirilere rağmen ısrarla yer verilen yeni hasta sayısı iki binin altına düştü, 1,084 kişiye geriledi. Toplam vaka sayısı 5 milyon 107 bine yaklaşırken toplam can kaybı 44 bin 537 kişiye yükseldi. Günlük test sayısı 205 bin civarında. Turkuaz tabloda aktif hasta sayısı yer almıyor. Günlük aktif hasta sayısını Worldmeters’dan paylaşmaya devam ediyoruz.

Türkiye’de dün aktif hasta sayısı 130 binin altına indi, dün itibarıyla aktif hasta sayısı 129 bin 487 kişi, testlerdeki düşük hız devam ediyor. Bulaştırma potansiyeli yüksekliği dikkate alındığında aktif hasta sayısının hala oldukça yüksek olduğunu hatırlatmak isteriz. Ağır hasta sayımızda azalma eğilimi devam ediyor, dün 2 bin 563 kişiye geriledi. Aktif vaka sayısının gerilemesi (?) ile ağır hasta oranımız %2’ye yükseldi, bu oran dünya ortalamasının üç katından fazla! Yüksek ölüm hızının yüksek ağır hasta oranı ile ilişkili olduğunu, ölümlerin yüksek hızda devam edebileceği uyarısı ısrarla vurguluyoruz.

***

Hacettepe Üniversitesi (HÜ) Tıp Fakültesi Çocuk Enfeksiyon Hastalıkları Bilim Dalı Başkanı Prof. Dr. Mehmet Ceyhan vaka sayısındaki azalmayı değerlendirdi: “Hala vaka sayımız çok yüksek. Kolay olmayacak. Ve şu bizi yanıltıyor; vaka sayılarındaki azalmaların şu anda bizim aldığımız tedbirlerle falan alakası yok. Onun büyük etkisini daha görmeye başlamadık. Eğer o eklenirse daha hızlandığını göreceğiz. Şu anki azalma; hiç aşı yapmayan, doğru dürüst tedbir almayan ülkelerde de var. Bu paralel bir şekilde bütün ülkeleri etkileyen bir süreçtir’’

***

Ankara Dişhekimleri Odası (ADO) Genel Sekreteri Gamze Burcu Gül, ekiplerin vakalara yetişemediğini anlattı. Ekip sayısının da bu süreçte azaldığını ifade eden Gül, “Filyasyon ekibi başına düşen hasta-temaslı sayılarının çok fazla olması, doğru ve etkili bir filyasyon yapılmasını mümkün kılmadı. Mevcut durumda filyasyon ekiplerinin her vakadan detaylı öykü almaları, kaynak vaka ve temaslıları saptaması için yeterli zamanları yok. Filyasyondan beklenen faydayı sağlamak için çalışmalar epidemiyoloji bilimine uygun şekilde yürütülmeli” dedi.

***

Sağlık ve Sosyal Hizmet Emekçileri Sendikası (SES) MYK Üyesi Eylem Kaya Eroğlu da “Yoğun bakımlarda ölüm yaşı 20’ye kadar düştü. 20 ve 40 yaş arasında ölümlerin de çok fazla olduğu söyleniyor” dedi. Daha önceki süreçlerde test sayılarının azaltıldığını belirten Eroğlu, “Sağlık Bakanı ısrarla 1.5 milyon kişiye aşı yapılacak diyor ancak aşı ortada yok. Aşılamayı hızlı bir şekilde yapamazsanız, yaygın miktarda filyasyon yapıp PCR testiyle toplumun büyük bir çoğunluğunun pozitif, negatif durumunu kontrol etmeden tekrar bir normalleşme sürecine girmek bir hata olur. Bakanlık bu hataları çok sık yapıyor. Ama şöyle bir kaygı olduğu da açık; turizmden gelecek olan sıcak para akışının sağlanması. Test sayısı gibi, bu tarz manipülasyonların önceden yapıldığını da biliyoruz. Sonuçta bu bizim üçüncü pikimiz. Bu süreci hep birlikte yaşadık” dedi.

***

Sağlık Bakanlığı, bir yılı aşkın süre boyunca uzmanların tüm uyarısına rağmen kovid-19 tedavisinde kullandığı ‘hidroksiklorokin’ etken maddeli ilacın kullanımını durdurdu. Dünya Sağlık Örgütünün geçen yıl kullanılmaması tavsiyesinde bulunduğu ilaç yüzünden oğlunu kaybettiğini söyleyen Selma Düzgün, “Oğlumun ölümünden kim sorumlu?” diye sordu. Türk Tabipleri Birliği (TTB) Merkez Konseyi Başkanı Prof. Dr. Şebnem Korur Fincancı ise tıbbi standartlara uygun olmayan bir tedavide ısrar edildiğini belirterek, “Sağlık Bakanı bir hekim. Tıbbi uygulama hatası ve önlenebilir ölümleri önlememiş olması nedeniyle sorumluluğu büyüktür” dedi.

***

Eğitim Sen, Milli Eğitim Bakanlığının (MEB) esnek sınav planlamasını eleştirerek “Lise sınavlarına ilişkin düzenlemeyle eğitim yönetimindeki yanlışlar ve karar alma süreçlerindeki antidemokratik uygulamalar, öğrencilere ve velilere ‘çok seçenek’ sunularak örtülmek istenmektedir” dedi. Açıklamada, ‘’Eğitim Sen olarak yeni dönemde her öğrencinin yüz yüze eğitim hakkına, her öğretmenin aşılanarak sağlıklı ve güvenli bir ortamda çalışma hakkına ulaşabileceği ve velilerin çocuklarını hiçbir kaygı duymadan okula güvenle gönderebileceği bir yurttaşlık hakkı için Milli Eğitim Bakanlığı’nı tam bir eğitim seferberliğine, göreve çağırıyoruz” sözlerine yer verildi.

***

Almanya’da salgınla mücadelede yetkili sağlık kuruluşu Robert-Koch Enstitüsü’nün verdiği bilgilere göre, yedi gün içerisinde 100 bin kişi başına düşen yeni vaka sayısını gösteren insidans değeri 87,3’e geriledi. Geçen hafta cumartesi günü 121,5 dolayında olan bu değer düşme eğilimini sürdürmüş, perşembe günü 103,6’ya cuma günü ise 96,5’e gerilemişti. Almanya’da yedi günlük insidans değerinin önlemlerin sıkılaştırılmasında eşik olarak kabul edilen 100’ün altına düşmesiyle bazı eyaletlerde restoran ve oteller yeniden açıldı. Almanya Sağlık Bakanı Jens Spahn hızlı açılma adımlarının olası sonuçlarına karşı uyarıda bulundu. Spahn, eyalet yönetimlerindeki mevkidaşlarına hitaben yazdığı mektupta restoranların iç bölümlerinin ve otellerin, sadece yedi günlük insidans değeri 50’nin altına düşen eyaletlerde açılmasını talep etti. Almanya’da 16 eyaletten sadece Schleswig-Holstein bu koşulu yerine getiriyor.

***

Yunan hükümeti, bu yılki turizm sezonunu açmadan önce, en fazla turist çeken irili ufaklı adalardaki nüfusun tamamının aşılanmasına özen gösterdi. Bu çerçevede nüfusu 10 binden az olan ada sakinlerinin aşılanmasının Mayıs sonuna kadar tamamlanacağı; nüfusları 10 binden fazla olan daha büyük adalardaki sakinlerin aşılanmalarının ise Haziran sonunu bulacağı belirtiliyor.

***

İçişleri Bakanlığı, yarın sabah 05.00’te sona erecek tam kapanma dönemi sonrası başlayacak ve 1 Haziran’a kadar sürecek kademeli normalleşme planını açıkladı.

– Sokağa çıkma kısıtlaması hafta içi günlerde 21.00-05.00 saatleri arasında, hafta sonları ise cuma günleri saat 21.00’den başlayıp, cumartesi ve pazar günlerinin tamamını kapsayacak ve pazartesi günleri saat 05.00’te sona erecek.

– Yeme içme yerleri hafta içi 07.00-20.00 arasında gel-al ve paket servis, 20.00-24.00 arasında ise sadece paket servis olarak hizmet verecek.

– Pazar yerleri hafta içi 07.00-19.00 arasında açık olacak, hafta sonları ise pazar yeri kurulmayacak.

– Perakende ve hizmet sektöründeki giyim, tuhafiye, zücaciye ve hırdavat dükkanları hafta içi 07.00-20.00 saatleri arasında faaliyet gösterebilecek.

– 18 yaş altı gençler ve çocuklar ile iki doz aşı olmuş olan 65 yaş ve üzeri vatandaşlar için herkes için uygulanan sokağa çıkma kısıtlamasının dışında ayrıca bir sokağa çıkma kısıtlaması uygulanmayacak.

– Aşı hakkı bulunmasına rağmen aşı olmayan 65 yaş ve üzeri kişiler hafta içi günlerde sadece 10.00-14.00 saatleri arasında sokağa çıkabilecek olup, hafta sonları tam gün sokağa çıkma kısıtlamasına tabi olacaklar.

– Kreşler ve anaokulları faaliyetlerine devam edecek. Huzurevi, yaşlı bakımevi, rehabilitasyon merkezi ve çocukevleri gibi yerlerdeki ziyaretçi kısıtlaması 1 Haziran’a kadar sürecek.

– 65 yaş ve üzeri vatandaşlar ile 18 yaş altındakilerin şehir içi toplu taşıma araçlarını kullanmalarına müsaade edilmeyecek.

– Gazino, taverna, birahane, nargile salonu/kafeleri, sinema salonları, kahvehane, kıraathane, kafe, dernek lokali, çay bahçesi gibi yerler, internet kafe/salonu, elektronik oyun yerleri, bilardo salonları, halı saha, yüzme havuzu, spor salonları, hamam, sauna ve masaj salonları, lunaparklar ve tematik parklar 1 Haziran’a kadar kapalı kalacak.

– Çay ocakları masa, sandalye, taburelerini kaldırmak ve sadece esnafa servis yapmak kaydıyla çalışabilecek.

– Alışveriş merkezleri hafta içi 10.00-20.00 saatleri arasında faaliyet gösterebilecek olup, hafta sonları kapalı olacaktır.

– Kamu kurum ve kuruluşlarında esnek çalışma usulleri uygulanmaya devam edilecek, mesai saatleri 10.00-16.00 olarak uygulanacak.

AŞI TARTIŞMALARI

Bakanlığınca, Covid-19’la mücadele kapsamında uygulanan birinci ve ikinci doz toplam aşı miktarı 25 milyon 734 bine dayandı. Birinci doz aşı sayısı 14 milyon 925 binin üzerine çıkarken, ikinci doz 10 milyon 809 bine yaklaştı.

***

Sağlık ve Sosyal Hizmet Emekçileri Sendikası (SES) Sağlık Bakanlığı’nın sağlık emekçilerinin eşlerine yönelik aşılama programına dair açıklaması üzerine “Ayrım yapılmadan sağlık emekçilerinin aynı hanede yaşadığı tüm kişiler aşılanmalıdır talebimizi bir kez daha yineliyoruz” dedi.

***

Rusya’nın Saint-Petersburg şehrindeki Rus Deneysel Tıp Enstitüsü, fermente süt içeceği şeklinde olan ve Koronavirüse karşı dünyanın ilk yenilebilir aşısının ön klinik denemelerini yürüttüğünü bildirdi. Enstitü müdürü Alexander Dmitriev’e göre, fermente süt ürünlerinde bulunan probiyotik bakteri genomundaki boşluklar, Koronavirüs DNA’sının parçalarıyla dolduruluyor ve bu da kullanımdan sonra antikorların gelişmesine neden oluyor.

***

Japonya, ABD’li ilaç devi Pfizer’dan Eylül 2021’e kadar 50 milyon Covid-19 aşısı daha tedarik etmek üzere anlaşmaya vardı. Daha önce Pfizer’dan 144 milyon doz tedarik edilmesi anlaşmasına varılmıştı. Yeni anlaşmayla doz sayısının 194 milyona ulaşması hedefleniyor. Japonya’da şimdiye kadar 126 milyonluk Japonya nüfusunun yüzde 3’ünün en az bir doz aşılandı, bu oranın OECD ülkeleri içerisinde en düşük oran. Buna rağmen vaka sayısı oldukça düşük. Toplam vaka sayısı 672 bin civarında iken Covid-19 nedeniyle hayatını kaybedenlerin sayısı 11 bin 365 kişi.

SİYASAL VE EKOLOJİK SAĞLIK

Koronavirüs salgını nedeniyle ülkenin birçok temel meselesi ikinci planda kalmış olsa da demokrasi güçlerinin mücadelesi her alanda devam ediyor. Bu alanlardan biri de cezaevleri. Siyasi tutsakların başlattığı süresiz-dönüşümlü açlık grevleri 171.gününde devam ediyor. Taleplerin karşılanması ve eylemin sona erdirilmesi başlı başına insan sağlığının korunması açısından aciliyet arz ediyor. 7 Haziran seçimleri ülke tarihinin belki de en demokratik seçimleri olmuştur. O dönemki iklimi sağlayan temel etken ise çözüm süreci olmuştur. Açlık grevindeki siyasi tutsakların taleplerinin karşılanması, hem Kürt sorunun çözümü hem de şu an ülkeye hakim olan çete-devlet anlayışının yıkımı için bir başlangıç olabilir. Bugün Filistin’de yaşananlara siyasi iktidar ne kadar tepki gösterse de böylesi bir çete-devlet anlayışına mahkum olmuş bir iradenin ciddiye alınmadığı bir gerçektir. Öyle ya zulm ile abad olanın ahiri berbad olur.

Gazze’deki Sağlık Bakanlığı’ndan yapılan açıklamada 10 Mayıs’tan bu yana İsrail’in Gazze saldırılarında 41’i çocuk, 23’ü kadın 145 Filistinlinin hayatını kaybettiği, 1100 kişinin yaralandığı belirtildi.

Gazze Hükümet İletişim Ofisi ise İsrail 1050 hava saldırısı düzenlediğini duyurup meydana gelen yıkımın bilançosunu açıkladı.

Dünya Sağlık Örgütü (WHO) Genel Sektreteri Dr. Tedros Adhanom Ghebreyesus zengin ülkelerin çocuklar ve ergenleri aşılamayı bırakıp ellerindeki aşıları yoksul ülkelerle paylaşması gerektiğini söyledi.

WHO’nun da parçası olduğu Covax adlı program, yoksul ülkelere aşı ulaştırmayı hedefliyor. Fakat bugüne kadar aşıların neredeyse tamamının zengin ülkelerde yapılmış olması, bu alandaki eşitsizliği derinleştiriyor. Cuma günü İsviçre’nin Cenevre kentinde düzenlenen bir sanal konferansta konuşan Dr. Tedros, bazı zengin ülkelerin ergenleri ve çocukları aşılama istediğini anladığını fakat bu kararı gözden geçirmeleri gerektiğini söyledi: “Yoksul ülkeler hâlâ sağlık çalışanlarına yetecek kadar bile aşı edinemedi. Hastanelerin yetersiz kaldığı ülkeler var.”

ABD’de 12-15 yaş arasına, Kanada’da 12 yaş üzerine, İsviçre’de ise 16 yaş üzerine aşı randevusu verilmeye başlanırken, bazı Afrika ülkelerinde neredeyse hiçbir aşılama faaliyeti başlatılamadı.

Dr. Tedros Hindistan’daki sağlık sistemi krizine dikkat çekti ve pandeminin ikinci yılında ölenlerin sayısının ilk yıldakinden daha fazla olabileceği uyarısında bulundu. Hindistan’da çok sayıda sağlık çalışanı aşılanamadığı için koronavirüse yakalandı.

Dr. Tedros, yoksul ülkeler bu durumdayken zengin ülkelerde çocukların aşılanmasının “ahlaki bir çöküş” olduğunu söyledi.

Filistin’e uygulanan ambargo sağlık hizmetlerini ciddi şekilde sekteye uğratıyor. Üstelik Covid-19 salgını bölgedeki sağlık hizmetleri üzerindeki baskıyı da artırıyor. Yaşanan sıkıntıların başında bomba, roket ya da patlayıcı yapımında kullanılabileceği gerekçesiyle bazı sağlık ekipmanlarının bu bölgeye girişine izin verilmemesi geliyor. Bölgede bulunan 22 hastane, BM desteğiyle faaliyetlerini sürdürmeye çalışıyor. Ancak İsrail’in 2008-09, 2012 ve 2014’teki askeri operasyonları sağlık altyapı üzerinde yarattığı olumsuz etkiler giderilmiş değil.Bu nedenle Filistinlilerin sağlık hizmetinden faydalanabilmeleri için İsrail ve Mısır’a geçişlerine izin veriliyor. Hasta ve refakatçileri, alınan özel izinlerle bu iki ülkeye giderek tedavi olabiliyor.

Sağlık hizmetlerini olumsuz etkileyen bir diğer sıkıntı da altyapıdaki sorunlar. Bölgede sık sık elektrik kesintileri yaşanıyor ve jeneratör sayısı da az. Bu da bazı sağlık kuruluşlarının faaliyetlerini durdurmasına yol açtı. Pandemi de durumu daha da kötüleştiriyor. Gazze’de yalnızca 100 solunum cihazı bulunuyor. Son dönemlerde bu cihazların neredeyse tamamının dolu olduğu açıklandı. Ayrıca nüfus yoğunluğunun fazla olması bulaşma riskini de artırıyor.

İzmir Harmandalı Geri Gönderme Merkezi’nde (GGM) işkence gördükleri Adli Tıp raporuyla belgelenen sığınmacılar, savcılıkta verdikleri ifadelerde, yaşadıkları dehşeti anlattı. Filistinli sığınmacı, güvenlik amirinin, kendisini, “Seni İsrail’e göndereceğim” diyerek dövdüğünü, kalp hastası olmasına rağmen darp edildiğini, işkenceden sonra kapatıldığı yerden çıkabilmek için kırdığı camın parçasıyla kendini yaralamasına rağmen, saatler sonra doktora sevk edildiğini söyledi.

Rize’nin İkizdere ilçesinde Cengiz İnşaat’ın işleteceği taşocağına yönelik  TMMOB’ye bağlı odaların başkanları ortak bir açıklama yaparak doğa katliamının durdurulması için çağrı yaptı.

“Madencilik faaliyetleri, sermaye kesimlerinin kâr hırsı gözetilerek değil, halkın ihtiyaç ve çıkarları gözetilerek yürütülmelidir” denilen açıklamada, “Halkın yaşam hakkını ve sağlığını görmezden gelen, doğal yaşamı tehdit eden, çevreye telafisi imkansız zararlar veren bir madencilik anlayışı kabul edilemez. Yaklaşık 100 bin ağacın bulunduğu 100 hektar ormanlık alanı kapsayan ve İşkencedere’deki tüm doğal yaşamı ve ekosistemi ortadan kaldıracak olan taşocağı ruhsatı derhal iptal edilmelidir” ifadelerine yer verildi.

 

AKADEMİDEN

“2020’nin başındaydı ve COVID-19 enfeksiyonları, Simon Carley’in Manchester’daki hastanelerde acil tıp doktoru olduğu Birleşik Krallık kıyılarına varmaya başlıyordu. Carley aynı zamanda kanıta dayalı tıp uzmanıydı ve bir “kanıt” problemimiz olduğunu fark etmesi uzun sürmedi.
Şubat ayında COVID-19 vakaları tırmanırken, Carley klinisyenlerin aniden kanıtları terk ettiklerini ve sırf fizyopatolojik olarak makul göründükleri için ilaçlara ulaştıklarını düşündü. Carley’nin yayımlandığını gördüğü ilk çalışmalar, genellikle kontrol gruplarından yoksundu ya da kesin sonuçlar çıkarmak için çok az kişiyle gerçekleştirilmişti. “Başlangıçta sadece iyi bir fikir gibi görünen bir şeyle, hastaları bu ilaçlarla tedavi etmeye başlıyorduk” diyor. Ağır hasta biri için mümkün olan her şeyi yapma arzusu bir yana, ancak denemelerde pek çok umut verici tedavinin etkisiz – hatta zararlı – ortaya çıktığında bir ilacın işe yaradığını varsaymanın ne kadar tehlikeli olduğunu da görmek gerekiyordu. Carley ve arkadaşları, gördükleri sorunlar hakkında “COVID-19 salgını, terim geçen yüzyılda icat edildiğinden beri kanıta dayalı tıbbın karşılaştığı en büyük zorluklardan biri olmuştur” diye yazdı.
Diğer uzmanlar da bu endişeleri yineliyor. Salgın şimdi ikinci yılına girerken, krizin araştırmaya dayalı kanıtların üretiminde ve kullanımında büyük zayıflıkları – kaçınılmaz olarak hayatlara mal olan başarısızlıkları – ortaya çıkardığı açıktır. Araştırmacılar, COVID-19 ile ilgili 2.900’den fazla klinik çalışma yaptı, ancak çoğunluğu çok küçük örneklemli veya kötü tasarlanmış çalışmalardı. Dünya çapındaki kuruluşlar, ilaçlar, maskeler ve diğer önemli konularla ilgili mevcut kanıtları sentezlemek için çabaladılar, ancak yeni araştırmaların ortaya çıkma hızına ayak uyduramıyorlar ve çoğu zaman bu çalışmalar da işe yaramayan şeyler oluyor. Bugün eşi görülmemiş ölçekte bir araştırma israfından söz edilebilir.
Kanıt Devrimi
Tıbbın araştırma ve kanıta dayanması gerektiği fikri şaşırtıcı derecede yeni bir gelişmedir. Bugün aktif çalışan birçok doktor, tıp fakültesinde klinik deneyler hakkında çok fazla şey öğrenmemiştir. Genelde fikir ve deneyime dayalı tavsiyelerde bulunmak standarttı ve pratikte bu genellikle odadaki en kıdemli hekimin tavsiyesine uymak anlamına geliyordu. (Bugün buna bazen üstünlük temelli tıp denmektedir.)
1969’da Iain Chalmers adlı genç bir doktor, Gazze Şeridi’ndeki bir Filistin mülteci kampında çalışırken bu yaklaşımdaki ölümcül kusuru fark etti. Chalmers, tıp fakültesinde, kızamıklı küçük çocukların ikincil bir bakteriyel enfeksiyon geçirdiklerinden emin olmadıkça antibiyotiklerle tedavi edilmemesi gerektiğini öğretmişti. Ancak daha sonra kendisine öğretilen şeyin yanlış olduğunu öğrendi: altı kontrollü klinik deney, kızamıklı çocuklara erken verilen antibiyotiklerin ciddi bakteriyel enfeksiyonları önlemede etkili olduğunu gösterdi.
1970’lerde Chalmers ve bir ekip, kanıt kullanımının şok edici derecede zayıf olduğu bir alan olan gebelik ve doğumda bakımla ilgili kontrollü klinik araştırmalar için tıbbi literatürü sistematik olarak taramaya başladı. On yıl kadar sonra, bulduklarını bir veritabanında ve doğum sırasında kadınların kasık kıllarını tıraş etmek veya yeni doğan bebeklerine erişimi kısıtlamak gibi birçok rutin prosedürün ya yararsız ya da zararlı olduğunu gösteren yüzlerce sistematik incelemenin yer aldığı iki kalın kitap yayınladılar.
Günümüzde doktorların ne yapacaklarını belirlemek için klinik uzmanlıkları ve hastanın tercihlerinin yanı sıra kanıtı kullanması yaygındır. Araştırmacıların bir soruyu yanıtlamak için tüm ilgili, titiz kanıtları analiz etmek için standart yöntemleri izledikleri sistematik incelemelerden temel bir kanıt oluşturulur. Bu incelemeler genellikle, klinik araştırmalar gibi çok sayıda çalışmadan elde edilen verilerin istatistiksel olarak birleştirilmesi olan meta analizleri içerir.
Geçmişte klinik deneyler yürüten Helsinki Üniversitesi’nde bir ürolog olan Kari Tikkinen, hidroksiklorokin gibi test edilmemiş tedavilerin etkili olduğundan, onları klinikte test etme ihtiyacını sorgulayacak kadar emin olan doktorlarla karşılaşınca şok olduğunu belirtiyor. Bu duruma “yutturmacaya dayalı tıp” diyor.
Tikkinen, birçok doktor ve araştırmacının klinik deneyler başlatmak için yarıştığını, ancak çoğunun istatistiksel olarak anlamlı sonuçlar üretemeyecek kadar küçük olduğunu söylüyor.
Araştırmacılar, on yıldan fazla bir süredir, kötü tasarlanmış denemeler ve daha önce hangi araştırmaların yapıldığını değerlendirmedeki başarısızlık nedeniyle muazzam miktarda tıbbi araştırmanın boşa gittiğini biliyorlar. Tikkinen, bir COVID-19 deneyinin başlangıcındaki temel bir hesaplamanın, anlamlı bir sonuç elde etmek için gerekli olan katılımcıyı kolaylıkla göstereceğini söylüyor. “Koordinasyon yoktu” diyor.
Çoğu pek bir işe yaramayan bu araştırmalar olağanüstü bir hızla üretildi. Ve bu, onu anlamaya çalışan araştırmacılar için zincirleme bir problem yarattı.
Şu anda COVID-19 ile ilgili yaklaşık 9.000 sistematik derleme mevcut. Ancak ironik bir şekilde, sentezlendikleri birincil araştırmalar gibi, sentezlerin çoğu da kalitesiz veya tekrarlayıcı yayınlar. Bu yılın başlarında Rada, plazma değişimi tedavisine dair sadece 11 klinik araştırmaya dayanarak hazırlanan 30 sistematik derleme buldu ve incelemelerin hiçbiri tüm denemeleri içermiyordu. Hidroksiklorokin konusunda ise sayı 100’den fazla.
Öte yandan titiz klinik araştırmalar çok yavaş veya yürütülmesi zor olduğunda bile, pandemi, ne yapılması gerektiğini önermenin hala mümkün olduğunu hatırlattı. Birleşik Krallık’ta, Oxford Üniversitesi’nde bir sağlık araştırmacısı ve doktor olan Trish Greenhalgh, yüz maskelerinin yaygın olarak kullanılmasını önermeden önce randomize kontrollü çalışmalardan kurşun geçirmez kanıtlar isteyenlerin yaptıkları yanlışı dile getirdi. Örneğin maskelerin etkili olabileceği ve deneysel bir ilacın aksine çok az potansiyel zarar verdikleri biliniyor olmasına rağmen insanlar gerçeğin tek kaynağı olduğu düşüncesiyle randomize kontrollü çalışmalara çok fazla odaklandılar.
Çoğu durumda, bu randomize kontrollü çalışmaları uygulamak için vakit yoktur, bu tür denemeler etik değildir, uygulanamaz veya gerçekleştirilemez. Çoğu zaman, araştırmacılar bir dizi farklı kanıtı (anketler, doğal deneyler, gözlemsel araştırmalar ve denemeler) pragmatik olarak değerlendirmek ve bir şeyin değerli olup olmadığına dair bir resim vermek için bunları bir araya getirmek zorundadır.”
Pearson, H. (2021). How COVID broke the evidence pipeline. Nature, 593(7858), 182–185.

Orijinalini Oku
JIN

Sağlık “Ekosistemin bir parçası olan toplumsallaşmış insanın-bireyin biyolojik ruhsal bütünlüğünün, iç denge içerisinde sürdürülmesi ve sosyal, siyasal özgürlüklerin cinsiyet özgürlükçü temelde sürdürülme halidir.”* Yani ekosistemin sağlıksızlığı tüm insanlığı ilgilendirir, toplumsal cinsiyet eşitsizliğinin olduğu toplum sağlıksızlık üretir. Ekolojik mücadele ile kadın mücadelesinin iç içe geçmiş olması kaçınılmazdır. Bugün modern tıp, iktidar ilişkisi içeren, cinsiyetçi, toplumu ve bireyi bağımlı kılan, toplumsal gereksinimi görmeyen, toplumun ve sağlık emekçilerinin katılımına izin vermeyen, kendi içinde hiyerarşik, merkeziyetçi, antidemokratik ve ayrımcıdır. Sistem, sadece kadının bedenine değil, toplumun her bireyinin üzerinde iktidar kurmak için sağlık algısını çarpıtır, toplumun/kişinin kendi kendine yetebilme, iyileşebilme yeteneğini, bilgisini ve yapma gücünü elinden alır ve bireyleri kendine bağımlı hale getirir. Sağlık sorunlarını, toplumsal mekanizmalarla değil, devlet mekanizması ile çözmeye mecbur eder. Sağlık, toplumun birlikte üretiminden çıkarak, iktidarın sunduğu, ihtiyaç olunan ve hatta tüketilen bir meta haline gelir.

Sağlıklı olmayı hizmet alış-verişi içinde düşünmeyen, korumayı hedefleyen, sağlıklı olma halini kişinin kendi bedeni ve toplumsal ilişkiler için söz sahibi olması ve iktidar ilişkilerinin dışına çıkması ile kurabileceğimizi düşündüren bir örneği hatırlamakta fayda var. Yerleşke hareketi, 1800’lerin sonunda Amerika’da New York civarında ortaya çıktı. Bazı yerleşkeleri sadece kadınlar kurdular. Sağlık çalışmaları ile bulaşıcı hastalıkların yayılmasını durdurma konusunda başarılı oldular. Ev ziyaretleri ile hastaları kendi koşullarında değerlendirip, işçi mahallelerinde sağlık eğitimleri yaptılar. Hastalık sebeplerinin sadece fiziksel ve biyolojik olmadığını siyasi ve sosyal sebeplerin de hastalık yaptığını savundular. Kurdukları yerleşkelerde komün hayat deneyimleri oluştururken; kadın erkek eşitliğine dikkat ettiler. Bir taraftan, oy hakkı, doğum kontrol yöntemleri ile ilgili mücadele yürütürken, diğer taraftan işçi mücadelesine katkıda bulundular. Bu yerleşkeler, aynı zamanda hemşirelik okulları oldu, doktor olmadan bir çok iş başardılar. Kendi bilgi deneyim ve öz güçlerine dayanarak sistem içinde çözümsüz halde duran sorunlara söz ürettiler. Bunu kendileri üzerinde baskı unsuru olan iktidar mekanizmaları ile mücadele ederek yaptılar.

Kendi mücadelemiz ve kadınların mücadele tarihi gösteriyor ki, sağlık alanında en güçlü tahakkümün kadın bedeni ve toplumsal yaşam üzerine kurulması, bu alana özgürleşme mücadelesinde öncelikli yer verilmesini gerektirir. Toplumların hayatı sürdürebilmekle ilgili biriktirdiği bilgi çoğunlukla kadınlar arasında aktarılır. Toplumun öz gücünün ortaya çıkmasında kadının önemli bir yeri vardır. Sağlığın bir kültüre dönüşmesi ancak bir kadın sağlık hareketi ile mümkündür. Tıp bilimi ancak bir Kadın Sağlık Hareketi ile cinsiyetimiz dâhil, hayattaki varlığımızın sınırlarını çizen iktidarcı bir tıp anlayışından, insan ve yaşam için işleyen bir mekanizmaya dönüşecektir. Bilimden ve tıptan özenle ayıklanan dişil değerlerin, bilime ve tıbba tekrar girmesi zorunluluktur.

*DTK Sağlık Kongresi, 2013

COVID-19 Pandemisi: Bir Bakım Krizi – BAKIM KOLEKTİFİ

Hiçbir devlet insan saldırganlığını, tahakküm ilişkilerini veya doğal ve insan kaynaklı felaketleri tümüyle ortadan kaldıramasa da çoğunluğun refahı için gerekli koşulları sadece bakım temelli bir devlet sağlayabilir.

… Daha demokratik ve eşitlikçi mülkiyet ve yönetim biçimleri gibi hayati önem taşıyan bakım altyapılarımızın piyasalaşma ve finansallaşma güçlerinden korunması ve de kilit endüstrilerin kolektifleştirilmesi ve millileştirilmesi de elzemdir. Bakım piyasaları, ancak insanlarla diğer canlılara kardan daha büyük öncelik tanıyan ekonomilerin parçası olarak tasavvur edilebilir. Mevcut pandemide insanlara öncelik verme gerekliliği apaçık hale geldi.

Sürdürülebilir ekonomileri ve geçirgen sınırları olan bakım temelli devletler, ulusçuluğun içi boş kesinliklerinin ipliğini pazara çıkaran ve yabancıya bakım sağlamaya dönük ulus-ötesi uyum sürecini besleyen ulus-ötesi ortak-yaşama ve kozmopolitizme, küresel bakıma giden en iyi yoldur. Bakımı önemseyen hayallerimiz ulus devletin ötesine ve gezegenin “en yabancı” bölümlerinin en uzak yerlerine taşınmalıdır. Bu bizim için çemberi tamamlıyor. Neticede, küresel olarak karşılıklı birbirimize bağımlı oluşumuzu inkâr etmek yerine onu değerli kılarak, türü ne olursa olsun, bakım temelli bir dünya kurmak mümkün olacaktır.

Tamamını Oku

Ne bir kadın ne de bir dil daha eksilsin* – Hicran Urun

…Anadil sorunu yalnızca bir halkın kültürü ve kimliği olarak değil aynı zamanda bir kadın sorunu olarak da önem kazanıyor. Dilin taşıyıcısı ve aktarıcısı olarak önemli bir yerde duran kadın, bir yandan devletin asimilasyon politikalarının hedefinde olduğu gibi, diğer yandan da Kürtçe’nin kamusal alandan dışlanmasının en büyük mağdurudur. Bu mağduriyet bazen ya da çoğu zaman kadınların yaşamına mal olur.

Son yıllarda kamuoyunda geniş yer bulan iki hikâye, anadilin kültür ve kimliklerin kendilerini var edebilmelerinin yanı sıra özellikle kadınlar için ne kadar yaşamsal olduğunu da çarpıcı bir şekilde gösterdi bizlere. Bu hikâyelerde Azize ‘şanslı’, Fatma ise ‘şanssız’ olandı.

…Fatma ve Azize’nin hikâyesi bugün anadilinde kendini ifade edemediği için uğradığı şiddeti dile getiremeyen, hastaneye gidip doktora meramını anlatamayan, bazen de enkaz altından arama kurtarma ekiplerine seslenemeyen, sosyal hayattan ve kamusal alandan dışlanan binlerce kadından yalnızca ikisine örnek. İşte tam da bu noktada kadınların yaşamları ‘şansa’ bırakılmasın veya ‘tesadüfen’ kurtarılmasın diye, kadınlar yaşasın diye İstanbul Sözleşmesi anadilin kadınlar için ne kadar yaşamsal olduğuna vurgu yapıyor. Kadın örgütlerinin uygulanması için mücadelesini verdiği fakat iktidarın feshettiği İstanbul Sözleşmesi, şiddete uğrayan kişilerin ve tanıklarının kendilerini anadilleriyle ifade edebilmeleri için onlara yetkin çevirmenler sağlanmasının bir hak olduğunu söylüyor.

Dolayısıyla bugün ‘tekçi’ egemen aklın yok saydığı anadil bir hak, iktidarın ‘feshettim’ dediği şey ise kadınların yaşamıdır. Anadil yaşatır, İstanbul Sözleşmesi yaşatır.

Tamamını Oku

11 Mayıs 2021 İstanbul Sözleşmesi’nin imzaya açılmasının 10. yıl dönümüydü. İlk imzacı olmakla övünen Erdoğan, 20 Mart’ta Sözleşme’den çekilme kararını açıkladı. Kadınlar ise Sözleşme’den vazgeçmemekte kararlı.

  • İstanbul Sözleşmesi’nin imzaya açılmasının 10. yıldönümünde Türkiye’nin dört bir yanından kadınlar #İstanbulSözleşmesi10Yaşında hashtagi altında buluştu.
  • Yaşamak İstiyoruz İnisiyatifi üyeleri, İstanbul Sözleşmesi’nin 10’uncu yıldönümü dolayısıyla Taksim Meydanı’nda bir araya gelerek açıklama yapmak istedi. “İstanbul Sözleşmesi’nden vazgeçmiyoruz” pankartı açan kadınlar sık sık, “Susmuyoruz, korkmuyoruz, itaat etmiyoruz” sloganı attı. Açıklama devam ederken polis kadınlara müdahale etti, açıklamaya engel oldu ve 3 kadını gözaltına aldı.
  • İstanbul Sözleşmesi’nin 10’uncu yıl dönümü dolayısıyla HDP Kadın Meclisi, 2021 yılının ilk 4 ayında erkek şiddeti sonucu katledilen 106 kadının isimlerinin yer aldığı pankartı Diyarbakır Surlarına astı. Bütün dünyada kadınların İstanbul Sözleşmesi ile ilgili ortak eylem düzenlediğini kaydeden HDP Kadın Meclisi Sözcüsü Ayşe Acar Başaran “Pandemi sürecindeyiz, tam kapanma söz konusu, ama kadınlar hala şiddete maruz kalmaya, erkekler tarafından katledilmeye devam ediyor. Kadınlar kapanmada bütün çağrılarımıza rağmen korunmuyor çünkü AKP iktidarı siyasete başladığı günden bugüne kadın düşmanı politikalarından vazgeçmedi. İstanbul Sözleşmesi uygulanıyor olsaydı şu pankartta adları geçen 106 kadın yaşıyor olacaktı, bugün tacize, istismara maruz kalan çocukların hakları hukukla korunacak, çocuklar istismara maruz kalmayacaklardı. İstanbul Sözleşmesi uygulanmış olsa erkekler cezaevlerinden kadınları arayıp tehdit etme cesareti gösteremeyecekti, erkek yargının kendi suçlarını aklayacağını ve meşrulaştıracağını, destekleyeceğini düşünerek bu kadar pervasızca şiddet uygulamayacaktı. İstanbul Sözleşmesi feshedilmemiş olsa 23 defa koruma kararı alan bir kadın katledilmeyecekti, kadınlar her gün toplumsal cinsiyet eşitliği ve ayrımcılık ile yüz yüze kalmayacaktı.” ifadelerini kullandı.
  • Haklarımızdan Vazgeçmiyoruz İstanbul Sözleşmesi’ni Uygula Kampanya Grubu yayımladığı manifestoyla, Sözleşme’den vazgeçmeyeceklerini vurgulayarak “İtaat etmiyoruz” sözü ile 1 Temmuz’da sokakta olacaklarını söyledi: Avrupa Konseyi’ne yapılan bildirimden itibaren üç aylık süre 1 Temmuz’da dolunca, Türkiye bir zamanlar ilk imzacısı olmakla övündüğü sözleşmeden ilk çekilen ülke olacak. Böylece tüm dünyaya toplumsal cinsiyet temelli şiddetle mücadele etme, kadınların ve LGBTİ+’ların eşit yaşamasını sağlama, kadın cinayetlerini engelleme niyeti olmadığını iyice ilan etmiş olacak. 1 Temmuz’da bize hak görmedikleri o hayatı durduracağız! Eşit yaşama hakkımızı yok sayarak adımıza karar alanlara bir kez daha ilan edeceğiz: Susmuyoruz, korkmuyoruz, itaat etmiyoruz, ne 1 Temmuz’dan önce, ne 1 Temmuz’dan sonra! Çünkü: Haklarımız bizim. Hayatımız bizim. Mücadelemiz bizim. İstanbul Sözleşmesi bizim. Eşit ve özgür yaşama hakkımızdan vazgeçmiyoruz.
YENİ YAŞAM

Kürt Dil Hareketi’nin (Hezkurd), Kürtçenin Türkiye ve Kürt illerinde yasal güvenceye kavuşturularak eğitim dili haline gelmesi için Birleşmiş Milletler, Eğitim Bilim ve Kültür Örgütü’ne (UNESCO) yaptığı başvuruya cevap geldi. UNESCO resmi cevabında, anadilde eğitim hakkının meşru olduğunu bildirdi.

Kürt Dil Hareketi Yönetim Kurulu Üyesi Aydın Dere, 22 Şubat 2021’de Kürtçenin yasal güvenceye alınarak eğitim dili olması için Cenevre’deki Birleşmiş Milletler (BM) Daimi Temsilciliği ve UNESCO Temsilciliğine başvurmuştu. Başvuruda Kürt dilinin Türkiye’nin bilinçli ve programlı asimilasyon politikası nedeniyle tehlike altında olduğu ifade edilmişti.

Konuyla ilgili HEZKURD’ten yapılan açıklamada, UNESCO’nun HezKurd’un Kürtçe başvurusuna resmi olarak yanıt verdiği belirtildi. Cevabı ‘müjde’ olarak değerlendiren HezKurd, “Biz bu müjdeyi tarihi bir kazanım olarak görüyoruz. UNESCO’dan, Kürtçe’nin eğitim dili olmasına dair meşru talebimize güçlü ve resmi bir cevap verildi. Kürt Dil Hareketi’ne verilen destek de yinelendi” dedi.

***

İskoçya’nın Glasgow kentinde Ramazan Bayramı’nda sınır dışı edilmek istenen 2 Müslüman mülteci serbest bırakıldı.

İngiltere İçişleri Bakanlığı’na bağlı göçmenlik polisleri, yerel saatle sabah 09.30’da Glasgow’da ağırlıklı olarak Müslümanların yaşadığı Pollokshields mahallesinde bir evi basarak 2 kişiyi sınır dışı edilmek üzere minibüse bindirdi. Olayı gören mahalleliler minibüsün hareket etmesini engelledi. Göstericilerden biri minibüsün altına yatarken, diğerleri de aracın etrafını çevirdi.

Bunun üzerine olay yerine İskoçya polisi çağrıldı ve polisler minibüsü korumaya aldı.

EKLER

Arundhati Roy’dan Hindistan’ın Covid felaketi üzerine: ‘Bir insanlık suçuna tanık oluyoruz’

Tüm bunları bilmelerine rağmen, Hindistan’ın sözde kamu entelektüellerinin çoğu, büyük şirketlerinin ve sahip oldukları medya devlerinin CEO’ları, Modi’nin başbakan olmasının önünü açmak için çok çalıştılar. Eleştirilerinde ısrarcı olanları aşağıladılar ve susturdular. “İlerle” idi onların mantrası. Bugün bile, Modi’ye yönelik sert sözlerini, hitabet becerisine ve “sıkı çalışmasına” yönelik övgü ile hafifletiyorlar. Muhalefet partilerindeki siyasetçilere yönelik suçlamaları ve zorbalıkları ise çok daha sert. Özel küçümsemelerini, yaklaşan Covid krizi konusunda sürekli olarak uyaran ve hükümetten kendisini elinden geldiğince hazırlamasını isteyen tek politikacı olan Kongre partisinden Rahul Gandhi’ye saklıyorlar. İktidar partisine tüm muhalefet partilerini yok etme kampanyasında yardımcı olmak, demokrasinin yıkılmasıyla gizli anlaşma anlamına gelir. İşte şimdi, onların kolektif yapımı olan cehennemin içindeyiz, demokrasinin işleyişi için zaruri olan her bağımsız kurumun içi boşaltılmış vaziyette ve kontrolden çıkmış bir virüs var.

Tamamını Oku

Açlık grevleri ve pandemi – Hüseyin Aykol

Diyarbakır Kadın Kapalı Cezaevi’nde B-11 isimli koğuşta bulunan 8 mahpusa Covid-19 tanısı konulduğu, aynı koğuştaki 3 mahpusun testlerinin negatif olduğu bilgisi alınmıştır.

Diyarbakır Kadın Kapalı Cezaevi’nde en son koğuş araması 3 Mayıs 2021 tarihinde yapılmış olmakla birlikte aramalar beş gün arayla yaklaşık 10 gardiyan tarafından yapılmıştır. Her oda aramasında infaz koruma memurları aynı eldiven ve aynı koruyucu kıyafeti kullanarak bulaşma riskini daha da arttırmaktadır. Arama sonrasında hijyen malzemeleri istense de sulandırılmış dezenfektanın koğuşlara sıkılması ile önlem alınmaya çalışıldığı, haricen istenen temizlik malzemeleri, önleyici ekipmanın ise ihtiyacı karşılayacak miktarda olmadığı tarafımıza iletilmiştir.

Yine hapishanede verilen günlük iaşeler haricinde idareye ek gıda takviyesi için başvuran mahpusların talepleri karşılanmamış. Mahpusların bireysel olarak kantinden karşılaması da resmî tatil sebebiyle kantinin kapalı olmasından dolayı zorlaşmıştır.

Risk altında olabileceği nedeniyle özellikle B12 koğuşunda bulunan mahpuslara da Covid-19 testi yapılması gerektiği tarafımızca belirtildiği halde 10 Mayıs 2021 tarihine kadar test yapılmamış olup, 11 Mayıs 2021 tarihli hapishaneye yapılan ziyarette ise B-12 koğuşunda kalan mahpusların belirti göstermesi nedeniyle test yapıldığı ve 3 mahpusun daha Covid-19 testinin pozitif çıktığı belirtilmiştir. B-11 koğuşunda kalmakta olup önceki testi negatif çıkmış olan 2 mahpusun daha Covid-19 testinin pozitif çıktığı belirtilmiştir. B-12 koğuşunda kalan mahpuslardan Ronahi Sırdaş’ın kalp rahatsızlığı olması ve Semiran Erbağa isimli mahpusun kalp rahatsızlığı ve kanser şüphesi olması nedeniyle sağlıklarından endişe duyulmaktadır.

 

Tamamını Oku

KOLOMBİYA – Bir insan neden diğerinin kendi kendini yönetmesini istemez? – Aykan Sever

Bunun Kolombiya ile alakasını kuramadınız mı? Bir deneyelim. Geçen haftaki yazıda(1) Kolombiya’da gelişen isyanın kimi yanlarına değinmiştim. Bu hafta sürece dair köklü değişiklikler olmadı. Hafta içi Ulusal Grev Komitesi ile görüşen iktidar herhangi bir uzlaşmaya açık olmadığını bir kere daha gösterdi. Bunun üzerine ülke tekrar genel greve gitti. Geniş katılımlı greve ve sonrası da devam eden gösterilere karşı iktidar çoğu zaman çıplak şiddete başvurmayı tercih etti. Şu ana kadar 48 kişinin polis saldırıları sonucu öldüğü doğrulanırken yaklaşık 600 kişi ise kayıp. Bunlardan maalesef bir kısmı da devlet terörü sonucu hayatını kaybetmiş olabilir. Binlerce yaralı, polis tecavüzü kurbanı insanınsa maalesef hesabı bile tutulmuyor. Ayrıca devlet terörü sadece sokaktaki eylemcilere karşı değil eski FARC-EP üyesi silah bırakmış barış imzacıları ve sosyal liderlere, insan hakları savunucularına karşı da devam ediyor. Geçtiğimiz hafta içinde yerli lideri Arvey Garcés Casamachin’in öldürülmesi ile barış anlaşmasından bu yana katledilen eski FARC-EP savaşçısı sayısı 273’e ulaştı. İnsan hakları savunucusu Cecilia Valderrama’nın öldürülmesi sonucu ise barış anlaşmasından bu yana katledilen sosyal liderlerin sayısı 1179 oldu. Uribe-Duque iktidarının bu saldırganlığı karşısında devletler sessiz.(2) Olay BM için tiwiter notlarından ibaret.

Tamamını Oku

 

 



İLİŞKİLİ İÇERİK

KORONA GÜNLÜĞÜ 22 HAZİRAN 2021

Salgın yönetilemiyor! Emekçiler, ötekileştirilenler ölmeye devam ediyor! Sağlık emekçileri tükeniyor, hayatını kaybediyor! Sosyal cinayete dönüşen ...