BIGtheme.net http://bigtheme.net/ecommerce/opencart OpenCart Templates
Home / ETKİNLİKLER / Çalıştaylar / Kent ve Sağlık Çalıştayı

Kent ve Sağlık Çalıştayı

Demokratik Toplum Kongresi (DTK), Sosyal Politikalar Komisyonu Sağlık Grubu tarafından düzenlenen “Kent ve Sağlık” çalıştayı 20 Ekim 2012 tarihinde Van’da gerçekleştirildi. Çalıştaya kurum ve akademisyen düzeyinde katılım sağlanmıştır. Katılım sağlayan kurumlar şunlardır:

  • SES (Sağlık ve Sosyal Hizmet Emekçileri Sendikası)
  • TTB (Türk Tabipler Birliği)
  • TMMOB, Yerel TMMOB (Van Şubesi)
  • Tüm Bel-Sen (Van Şubesi)
  • Van Belediyesi
  • Halkevleri
  • VAKASUM
  • DİKASUM
  • Bostaniçi Belediyesi
  • SES-Sağlık ve Politika-Kadın çalışma grubu
  • SES-Sağlık ve Politika-Kent çalışma grubu
  • Çeşitli üniversitelerden akademisyenler

Çalıştay’da

  • Kent, kentleşme, kent yaşamı üzerine belirlemelerimiz/değerlendirmelerimiz nelerdir?
  • Kent ve sağlık arasındaki nasıl bir ilişki vardır? Kentin fiziksel, ruhsal, sosyal ve siyasal sağlığından ne anlıyoruz?
  • Kent ve sağlık hizmetlerini nasıl bir çerçevede ele almalıyız?
  • Alternatif bir kent ve kentleşme nasıl olmalıdır?

sorularına yanıt aranmıştır.

Bu amaçla çalıştayda kent ve sağlık ilişkisi aşağıdaki başlıklarda ele alınmıştır:

  • Kent ve Sağlık
  • Ekoloji ve Kent
  • Kent, Sosyal Yeniden Üretim ve Sağlık İlişkisi
  • Kent, Kadın ve Ruh sağlığı
  • Kent-Kadın-Yoksulluk-Göç-Sosyal Politikalar
  • Neoliberal politikalar-Kentsel Dönüşüm-Deprem ve Kent
  • Kent ve Kadın
  • Kent ve Sağlık/Yerel Yönetimler ve Sağlık

Yapılan değerlendirmelerin de katkısı ile özellikle kentin sorunlarına değil kente odaklanılmış, kentin doğru bir perspektifle ele alınması ve sağlıkla ilişkisi ortaya konmaya çalışılmıştır. Kent ve sağlık hizmetleri tartışılma dışında bırakılmıştır.

Siyasi, askeri ve ideolojik güç odağı ve sermayenin yeniden üretim merkezi olarak kentler

 Kentlerin tarihi daha çok sanayileşme, aydınlanmanın mekanları olarak tartışılmaktadır. Kentler, çoğunlukla nüfus ve yerleşme yoğunluğun, işbölümü ve uzmanlaşmanın yüksek olduğu, sanayi ve hizmet üretiminin temel üretim biçimi olduğu, hem tarım hem de tarım dışı üretimin dağıtım ve kontrol fonksiyonların toplandığı yerleşim yerleri olarak tanımlanmaktadır. Bu bakışla ele alındığında kentler tarım toplumuna göre daha ileri bir aşama olarak değerlendirilmektedir. Dolayısıyla kentler yenilik, toplumsal değişme, çağdaşlık gibi olumlu ifadelerle anılmakta; ”ilerleme”, ”uygarlık”, ”aydınlanma”ya beşiklik etmiş mekanlar olarak gösterilmekte; kendini yönetme yeteneği,  özgür insanın siyasal katılım hakkı ve yurttaşlıkla ilgili siyasal ve ahlaki niteliklerin geliştiği mekanlar olarak dile getirilmektedir. Kırın payına da gerilik ve bilgisizlik gibi olumsuz söylemler düşmektedir. Kentler aynı zamanda kapitalizmin tarihi ile olarak da anlatılmaktadır. Kapitalizmin şekillenmesinde kölelerin veya kırsal emeğin ücret karşılığında çalışan emek gücü haline getirilmesi (emeğin metalaştırılması); toprakla olan bağların koparılması ile asli birikimin kaynağı olarak da konu ele alınmaktadır. Kapitalist kentleşme tarihi kırda yaşayanların mülksüzleştirilmesi tarihi olarak da ifade edilmektedir. Bu bakışla kapitalist kentler üretim, realizasyon (tüketim dolayısıyla fiili talep), işgücünün yeniden üretimi (burada, yerel yönetim tarafından desteklenen fiziksel ve toplumsal altyapıların –konut, sağlık hizmetleri, eğitim, kültürel yaşam- desteklediği aile ve cemaat kurumları kilit rol oynamışlardır) alanları olarak incelenmektedir.

İster sanayileşme, ister modernleşme, isterse kapitalizm olarak kentlerin ele alınması yetersizdir. Neolitik dönemden bu yana kentler her zaman “siyasi, askeri ve ideolojik güç”ün toplandığı mekanlar olarak var olmuştur. Konu bu şekli ile ele alındığında kentler sınıflaşmanın ve devletleşmenin şekillendiği mekanlar olarak değerlendirilmelidir. Sınıflaşmanın maddi temeli şüphesiz artan üretkenliktir. Kentin gelişen akıl sahiplerinden bazıları, eğer insan sayısını çoğaltıp verimli topraklarda çalıştırırlarsa, katbekat insanı doyurabileceklerini deneyimle öğrenmişlerdir. Geriye bu düzeneği kurmak kalmıştır. Düzen bir nevi tekel olan devlettir. Kent çapında da olsa bu yeni düzenek tarım tekeli olarak doğmuştur. Sümer kentleri bu konuda büyük ölçüde aydınlatıcıdır. Sümerlerden başlayıp sanayi devrimine kadar kentler kır okyanusu içinde birer ada olarak kalmışlardır. Sanayi devrimi ile beraber kent kırın kontrolünden çıkıp bütün çevresini kontrol altına alan bir noktaya geçmiştir. Modernizm dediğimiz olgunun bir yönü de kentleşmedir diyebiliriz. Bu dönemle birlikte kent artık sadece ticaret, finans ve sanayi merkezi değildir; aynı zamanda tüm bir dünya görüşünün hegemonik merkezidir. Başta üniversite-akademik ve bilim yuvalarıyla, hastane ve hapishaneleriyle, sınıf ve bürokrasileriyle kurumlaşan bu paradigma eski eskatoloji(uhrevilik, ahiret) dünya görüşü yerine, katı pozitif bakış açısını ortaya koyan pozitivizmi (burjuvazinin sınıf dini) egemen kılmıştır..

Günümüzde neoliberal yeniden yapılanma ile beraber üretim süreci parçalanarak farklı mekânlara dağıtılmaya başlamıştır. Bu durumun ulus-devleti sermayenin yeniden üretiminin temel mekânsal birim olmaktan çıkardığı ve onu aşan ilişkiler ağı ve sermaye birikim tarzları doğurduğu görülmektedir. Üretim alandaki bu gelişmelerle birlikte kentler uluslararası bağlantı noktaları olarak yeni işlevler kazanmıştır. Küreselleşme söyleminin mekânsal kurgusu içinde dünya ölçeğinde mal, hizmet, bilgi ve sermaye akışında önemli birimler haline gelen bu mekânların, yörelerine sermaye çekmek için birtakım avantajlar sunarak farklılıklarını ortaya koymaları gerekliliği sıkça vurgulanan bir noktadır. Özellikle Sovyetlerin yıkılması ile beraber bu söylem sıkça vurgulana gelmiş ve sermayeyi cezp etme çabası kentleri yoğun bir rekabete itmiştir. Bu aynı zamanda kentin ve imgesinin bir ihraç malına dönüştüğü bir süreç olmuştur.(Yakın zamanda Diyarbakır’da düzenlenen Ortadoğu Sağlık Turizmi Kongresi’ni de, Mardin, Midyat vb. kentlerin tarihsel kültürel dokularının metalaştırılmasını da böyle yorumlayabiliriz…) Ulus-devletlerin engelleyici mekanizmalarının aşıldığı küreselleşen kapitalizm döneminde kentler, kendi başına hareket etmeye zorlanmaktadır. Böylece her kent, kendini daha iyi pazarlayabilmek için fiziksel altyapısı yanında tarihsel-toplumsal, kültürel ve doğa değerlerini de globalleşen ekonominin beğenisine sunmaktadır. Bu değerlerin sürekli olarak metalaştırılması, kentte birlikte yaşama pratiğinden doğan ‘kolektif bellek’in oluşması koşullarını ortadan kaldırarak kenti tamamen sermayenin mekân üzerindeki biçimlenişine bırakmaktadır. Değişen mekân beraberinde belleğin ve tarihin silinmesini getirmektedir.

Erilleştirilen kent-sömürülen doğa

Kentlerin kadınların kamusal hayata katılmalarına aracılık eden mekanlar olacağı düşünülmüştür. Ancak kentleşme olgusunun toplumsal cinsiyetçilikle ilgili doğrudan sonuçlarından biri de kadınların eve kapanması olmuştur. Bunun da nedeni özellikle kentleşmeyle beraber ortaya çıkan altyapı çalışmalarının altında yatan cinsiyetçi işbölümüdür. Burada kadın konut ve yeniden üretimle özdeşleştirilmiştir. Çünkü konutun barınma ötesinde anlamları vardır. Fiziksel altyapının eve ulaşmasıyla endüstriyel üretimin eve yönelmesi ve elektrikli ev aletlerinin yaygınlaşması Avrupa’da kadınların işe ayıracakları zamanın azalacağı vaatleriyle gelmiştir. Ancak tam tersine ev işlerinin çeşitlenmesine ve artmasına neden olmuştur. Endüstrileşme ve kentleşme ile beraber kadınlar toplumsal hareketlerden huzur dolu, temiz ve düzenli evlere doğru çekilmiştir. Standart tek tip toplu konut anlayışları ile kadın ev ortamına hapsedilmiş, duygusal zekanın yitimi, analitik zekanın ön plana geçmesi ile kadın mekanikleştirilmiştir. Endüstrileşme-konut-yeniden üretim arasındaki bu ilişki kendisini farklı bir düzleme taşımıştır. Aile kavramı önem kazanmış, aile ile birlikte eril zihniyetin hakimiyeti daha da güçlenmiştir. Kent planlamasında ve mimarisinde otoriter, dinsel ve militarist kurgu, günümüz kentlerinde yaşamın her alanı izlenmesini ile kendini gösteren yüksek güvenlikçi anlayış ile eril tahakküm daha da pekişmiştir. Kentin gelişimindeki bu özellikler aynı zamanda kadınların da erilleşmesine yol açmıştır. Toplumun geneli için mutsuzluğun, yalnızlığın, yabancılaşmanın kaynağı olan kentler, kadınlar için daha da içinden çıkılmaz hal almıştır. Hele hele savaşta göç eden kadınlar düşünüldüğünde, kendi toprağından, kendi dilinden, kültüründen koparılan kadınların standart, tek tip binalara hapsolmaları modernitenin bir trajedisidir.

Kadını ve doğayı aynı anlamda ele alan erkek egemen zihniyet, nasıl ki kadın bedenini kendisi için yaratılmış   bir sömürge aracı olarak yani sadece çocuk doğurması ve erkeğe eş olması gereken bir varlık olarak görmekteyse  doğayı da insan için yaratılmış bir sömürü aracı olarak görmüştür. Kadın bedenine tecavüz etmeyi kendinde hak gören eril zihniyet, binalar yapmak için dağları parçalamış, ağaçları kesmiş, hayvanları doğal yaşamından koparmıştır. Ataerkil zihniyetin oluşumundan bu yana  çok çocuklu olmak, gücün, iktidarın sembolü olmuş, hanedanlık kültürü gelişirken çok çocuk doğuran kadının yaşadığı fiziksel ve psikolojik çöküşle birlikte, hızla artan insan nüfusuna karşı doğa da katledilmiştir. Artan nüfusun beslenmesi, barınması, korunması için işgal edilecek mekan tam da doğanın kendisi olmuştur. Doğal toplum sürecindeki “animistik düşünce” yani doğadaki tüm varlıkların  bir ruhu olduğu ve hiçbir varlığın diğerinden üstün olamayacağı düşüncesi, yerini ” her şey insan için” dediğimiz tahakkümcü, erkek egemen devletçi zihniyete bırakmıştır. Doğayı kendisinin de içinde olduğu bütünlüklü bir tarzda değerlendiren insan, kapitalist modernitede kendisi için ne gerekirse önündeki tüm varlıkları yok etmektedir.

Günümüz kentleri barınma, sosyal yaşam alanları ve çalışma alanlarının parçalandığı, doğanın yok edildiği, yapay doğal çevrenin inşa edildiği mekanlar haline gelmiştir. İnsan merkezli bir anlayışla doğa ile ilişkiye geçme; kapitalizmin büyü ya da yok ol anlayışı ve kapitalizmin yeni evresi ile birlikte doğanın sömürülmesinin derinleşmesi ekolojik bir krizi gündeme getirmiştir. Kır toplumunda kullanım değerinin baskın olduğu ilişkiler, kapitalist toplumda değişim değerine evrilmiş, doğa hem hammadde kaynağı olarak, hem miktar olarak doğanın arındırma kapasitesi aşan üretim ve ürün atıkları olarak hem de geri dönüşümsüz ürünlerin devreye girmesi ile tahrip edilmiştir. Sermaye birikimine doğrudan katkı amaçlı suyun metalaştırılması, termik santralleri, ormansızlaştırma vb. sermaye yatırımları nedeniyle de doğanın tahribatı derinleşmiştir.

Kanser tarzı büyüyen kent ve sağlık

Günümüzde kentlerin bu yapısıyla gerçekten sosyal bir kansere yakalanmıştır. Yüz bin, bir milyon, beş milyon, on milyon, yirmi milyon ya da yirmi beş milyon nüfuslu kentler… Bu gerçek bir kanserojenik bir büyümedir. Böyle bir kenti sadece beslemek için bile orta boy bir ülkeyi çevresiyle kısa sürede yok etmek mümkündür. Hiçbir ülke ve çevre, halkıyla birlikte bu büyüklükleri uzun süre taşıyamaz. Çevrenin gerçek yıkım nedeni bu kanserojenik büyümedir. Uygulanan yeni kentleşme projeleriyle yeni denetim mekanizmalarının kurulduğu ve iktidar kurumu kendisini yeniden yapılandırmaya başlamıştır. Artık bir kent kendi ülkesini halkıyla birlikte işgal, istila ve tahrip edip adeta sömürgeleştirmektedir. Yeni sömürgeci güç kenttir; kentlerdeki küresel ticaret, finans ve sanayi tekelleridir, onların plaza üsleridir. Bu plazaların eski kale ve surları aratmayan güvenlik tedbirleri bu gerçeği doğrulamaktadır. Gelinen noktada artık küresel kentler çağını yaşıyoruz. Küresel çağın kentleri sadece çevreyi kanser hücrelerinin hızıyla yok etmiyor aynı zamanda zihniyet ve yaşam tarzıyla da yok ediyor.  Kentler artık yaşamı tehdit eden, iktidarlaşmanın, sınıflaşmanın ve sağlıksızlık semptomlarının görüldüğü mekanlar haline gelmiştir. Bu nedenle kentle ilgili sorunları ele almak daraltıcı bir yaklaşımındır;  kentin bizzat kendisinin bir sorun olduğu, şekillenmesi kansererojen özellikler taşımaktadır. Bu nedenle kent ve sağlık ilişkisi iktidarlaşma ve sınıflaşmayı yaratan mekanlar perspektifi ile incelenmelidir.

Kentin ve kentleşmenin ortaya çıkardığı en önemli problemlerden biri de birey kendi varoluşu ve sağlığı üzerinde yarattığı tahribatlardır. Kentler aklın üstünlüğünü ön plana çıkaran mekanlardır, bu da bireyi yüreğinden çok beyniyle karar vermeye itmektedir. Para ekonomisinin başat olduğu mekânlar olmasından ötürü birey günlerini tartmayla, hesap kitap yapmayla, sayısal saptamalarla geçirmektedir. Bu durum insani nitelikleri ve bireyselliği paraya indirgemektedir. Yani analitik zekâ duygusal zekâya üstün gelmektedir. Birey, bu kültür ve yaşam tekniği karşısında varoluş özerkliğini ve bireyselliğini korumak amacından kaynaklı derin sorunlar yaşamaktadır. Bencil, narsist, bezgin kişilikler kent insanın belirleyici özellikleri haline gelmiştir. Dünya genelinde psikiyatrik hastalıkların başat hale gelmesinin altında yatan önemli sebeplerden biri de bu zincirlerinden kopmuş “Kentleşme Leviathanı”dır.

Sağlıkta kapitalizm-modernizm ile birlikte sosyal bir normdan, biyolojik bir norma evrilmiş, sağlıksızlık toplumsal gerçekliklere değil bireysel davranış bozukluklara bağlanır hal almıştır. Aynı yaklaşım kent ve sağlık ilişkisi içinde geçerlidir. Kente içkin olan sağlıksızlık kaynakları göz ardı edilmekte; kentin sağlığı sağlık mühendisliği diye tanımlayabileceğimiz alt yapı hizmetlerine daraltılmaktadır. Bireyi ve toplumu görmeyen toplum mühendisliği anlayışı ile oluşturulan anlayışlar hem kapitalist hem de sol/sosyalist kentlerde kendini göstermiştir. Toplum mühendisliği ile inşa edilen bu kentler rasyonel, sağlıklı, oldukça eşitlikçi, devlet eliyle yaratılmış, kentin planlarında sakinlerinin arzularına, tarihine ve pratiklerine en ufak taviz verilmemiştir. Süreç, kamusal hayatın mekanları olan sokakları ve meydanları ortadan kaldırmakla sonuçlanmış “sokağın ölümü” gerçekleşmiştir. Ancak bireyler ve toplum bu perspektif reddetmiştir. “Yaşamın standartizasyonunun ve anonimliğinin reddedilmesi” Brasilite tabiri  ile tanımlanmıştır. (Brezilya kentlerinin sokak yaşamındaki hazlarının –oyalanma, sohbet, flörtler ve küçük ritüeller- olmadığı bir gündelik yaşamın karşısında hissettiklerini belirtmek için kullanılmaktadır). Modernizmin planlama takıntısı tek tip konut, tek tıp yaşam alanı, işçilerin sosyal konutlar aracılığı ile şehrin dışına hapsedilmesi, kullanılmayan boş alanlar, sembolik şiddet vb. sorunlara yol açmıştır.

1800’lerden beri biliyoruz ki kentler ruh sağlığı bozan insanları hastalandıran mekanlardır.  Şizofreni, depresyon, alkol bağımlılığı, yalnızlık vb. her türlü ruh sağlığı sorunları her geçen gün kentlerde artıyor. Düşük sosyoekonomik düzey, işsizlik ya da güvencesiz işlerde çalışma zorunluluğu, göç (mülksüzleştirerek ya da zorunlu) bu sorunların en açık görünen nedenleridir. Bununla birlikte insan-insan ilişkilerinin yataydan dikeye dönmesi, doğa-insan ilişkilerinin yapaylaştırılması ya da yok olması, insanların emek gücüne yabancılaşması, , insancıl olmayan çalışma ortamı, değişim değerinin baskın olduğu kapitalist ilişkiler ruh sağlığını bozan görünmeyen nedenler kentler tarafından her geçen gün yeniden üretilmektedir. Ruh sağlığı açısından mutlaka vurgulanması gereken iki önemli başlık ayrımcılık ve ayrımcılığa uğrayanlar varoşlar ve kentin ataerkil zihniyetidir. Göç edenler, ettirilenler, tüm ötekileştirilenler varoşlarla şehrin dışına ittirilmişlerdir. Varoşlarda yaşam her açıdan daha da zordur,  daha da güvenliksizdir. Kentin ataerkil zihniyeti kendini her yerde göstermektedir. Devasa binalar; anıtlar; tahrip edilmiş doğa; büyük meydanlar… Kentin baskın üretim ilişkilerine de patriyarkal tahakküm ilişkileri nüfus etmiştir. Kadın emek gücünün yeniden üretiminin önemli bir bileşeni olarak toplumsal cinsiyet rolleri ile aile ve ev ortamında tutsak olarak yaşar hale gelmiştir. Kent yaşamında daha çok görünen bu patriayarkal tahükküm biçimleri kadınların ruh sağlığı için en önemli tehdit nedenidir.  Tehdit sadece ruh sağlığı ile sınırlı kalmıyor kentte kadınlara yönelik şiddetin her türlüsü (tehdit, fiziksel şiddet, cinsel şiddet) ile devam ediyor.

Van’da depremden sonra inşa edilen TOKİ örneklerinde olduğu gibi toplu konutlar şehirden çok uzakta, çok katlı, tek tip, asgari büyüklükte, standart, kültürel yapı ve tarihsel bellekle ilişkisiz ve doğanın yok edildiği ya da yapaylaştırıldığı mekanlar. Tüm kentlerde yapılan bu tür konutlar ve kentsel dönüşümün sadece fiziksel değil aynı zamanda sosyal bir temizlik işlevi de görmesi istenmektedir. Fiziksel ve sosyal temizlik aynı zamanda toplumsal direnişleri, muhalefeti de süpürülmesi içinde işlev görmesi hedefleniyor. İlk planlı modern kent olan Paris’ten bu yana kentin inşasında güvenlik en önemli unsur haline gelmiştir.

Toplu konutlarda yoksulları hapseden elit zihniyet, günümüzde kendilerini de güvenlik siteleri diye tanımlanan gettoların içini hapsetmektedirler. Bu durum kentin farklılıkların mekanı olgusunu tehdit eder hale gelmesi yanı sıra sınıfsal bir ayrışmanın tezahürü olarak görülmelidir.

Gerek neolitik, gerek tarım gerekse kapitalist kentlerde, kent yönetimlerinin işlevi sosyal yeniden üretim süreci şeklinde evrilmiştir. Endüstri toplumunun şekillenmesi ile her geçen gün büyüyen kentler, sağlıksızlığın mekanları haline gelmiştir. Yaşam ortamları ve çalışma ortamları tamamen sağlıksız koşullara sahip olmuştur. Kentlerin oksijenden yoksun havası; çöpler ve kirli su birikintileri; yetersiz su ve kanalizasyon;  küçük, rutubetli, damı akan, mahzen gibi barınaklar; kötü yiyecekler ve giyecekler; kalabalık yaşam; yoğun ve uzun süreli çalışma; emek yoğun, düşük teknoloji endüstriyel ortamı sağlığı çok olumsuz etkilemiştir. Başta bulaşıcı hastalıklar (kolera, tifo, dizanteri, verem, frengi vb.) olmak üzere, beslenme ve büyüme gelişme bozuklukları; iş kazaları ve meslek hastalıkları; düşük ve ölüm doğumlar; organ ve uzuv kayıpları; erken yaşlanma; erken ölümler vb. birçok sağlık sorunu endüstriyalizm prangasında sıkışan kapitalist kentlerde 19.yüzyıla damgasını vurmuştur. Derin sömürüye altındaki emekçi kesimlerin sağlık hizmetlerinden yararlanması da çok sınırlıdır. Hem işçi sınıfı mücadelesi hem de sağlıklı emek gücüne olan gereksinim kentlerde alt yapının gelişimini zorunlu kılmış, sağlık mühendisliği diye bilinen halk sağlığı hizmetleri gündeme gelmiştir. Sağlıklı içme suyu, kanalizasyon şebekesi, atıkların depolanması ve bertarafı, çevre temizliği, sağlık hizmetlerine kolay erişim vb. kent yerel yönetimlerinin sorumluluğunda emeğin yeniden üretimi için yaşama geçen hizmetler olarak kurumsallaşmıştır.

Kentin sağlığı perspektifi

Demokratik Toplum Kongresi’nin 2010 yılı sonunda gerçekleştirdiği sağlık kurultayında sağlık fiziksel, ruhsal, sosyal ve siyasal iyilik hali olarak ele alınmıştır. Kentin sağlığı da bu  perspektifle ele alınarak değerlendirilmiş ve tartışmaya açılmıştır.

Kentin fiziksel sağlığı için doğanın korunması önceliklidir. Alternatif bir kent yerleşim yerlerinin konuçlanmasında ormanı, merayı, deltayı koruyan; atıkların ekosistemin çözeceği miktarlarda sınırlandıran; doğal sisteme uyumlu alt yapı  inşa edilen; yerinde ve yeterli bir enerji üretiminin gerçekleştiren ve kullanım değerini ilke kabul edinen ekolojik toplum perspektifli bir kent olmalıdır. Doğanın korunumundan kastedilen tüm canlılar yaşamının korunumunun devamlılığıdır.

Kadim kentler, hatta yakın zamana kadar pek çok kent, kentin kurulacağı mekanın florası ve faunası dikkate alınarak kurulurdu. Ekokentler tekrar aynı noktaya gelmemizin sonucu olarak ortaya çıkmaya başladılar. Ekokentler üzerine çalışanlar, yapıp ettikleri ile ilgili pek çok şey söylemektedirler. Fakat, tamamı hiç de farkında olmadan şu dört unsuru dile getirmektedirler: Toprağı yaşatmak; suyu yaşatmak; havayı yaşatmak ve ısıyı denetim altında tutmak. Bu dörtlü yaşarsa, onların yaşattıkları da yaşar. Hepsi yaşarsa insan da yaşar. Peki, bu nasıl olacak? Konuyu biraz açacak olursak şunları söyleyebiliriz:

  • En az doğal kaynak kullanma
  • Ekolojik ayak izini en aza indirme
  • Sera gazına yol açan uygulamaları sıfırlama
  • Sıfır karbon ilkesini hayata geçirme
  • Kent içi ulaşımda motorlu araçları saf dışı edip yürümeyi en mümkün hale getirme
  • En az motor kullanıp -en az kirletici gaz yanında- en az ısı yayma
  • Güneşten, rüzgardan, akıntıdan, dalgadan enerji kaynağı olarak en yüksek düzeyde faydalanma
  • Kullanılabilir suyu en az düzeyde atık suya dönüştürmeye sebep olma
  • Binaları hava akımlarını kesmeyecek şekilde inşa etme
  • Cadde-sokak düzenini hava akımlarını kesmeyecek şekilde kurma
  • Binaları hava akımını kullanarak, klima kullanmadan, serinletme
  • Binaları dışarıyı ısıtmayacak şekilde yapma
  • Kentin gıdasını kent içi ve kent çevresinde aynı kentin insanları tarafından organik tarım ilkelerine göre üretme
  • Yeniden kullanma, yeniden üretim ve dönüşüm ilkelerine uyma; atıklar yeniden ve yeniden kullanma
  • Çok yoğun bir ağaçlandırma ve yeşil koridorlarla tüm kentin bir orman gibi olmasını sağlama (Ağaçlı semtlerin daha serin olduğu, daha az klima kullanımına ihtiyaç gösterdiği bilimsel bir gerçek. Ağacın yeşil bir estetik sağlaması, havayı temizlemesi ve ses kirliliğini azaltması özellikleri zaten biliniyor.)

 

Doğanın korunması kentin fiziksel, ruhsal, sosyal ve siyasal iyilik halini doğrudan etkileyecektir. Doğanın korunması için sıralanalar fiziksel sağlığı doğrudan etkilerken, diğer sağlıklılık hallerini dolaylı olarak etkileyecektir.

Fiziksel sağlık kapsamında çevre sağlığı (yaşam ortamı-barınma; hava; su; gürültü; radyasyon; gıda kontrolü vb.), mekansal düzenlemeler, günün korunması ve geliştirilmesi ve tarihsel belleğin görünür kılınması vb. sayılabilir. Kentin ruhsal sağlığı açısından ortak yaşam ortamları, toplumsallaşma (sosyalleşme) olanakları, kendini geliştirme olanakları, danışmanlık merkezleri önem kazanmaktadır. Kentin sosyal sağlığı denilince ilk akla gelenler eğitim, çalışma ortamı, güven ortamı, sosyal güvence, kimlik,  inanç, aile gibi toplumsal özelliklerin sağlıklı kılınması gelmektedir. Kentin siyasal sağlığından bahsedilen ise birey ve toplumun özgür olması için gerekenlerdir. Otorite, patriyarka, sınıflar, hiyerarşi ve ayrımcılığın ortadan kaldırılması; özgürlükler ve çok kültürlülük siyasal sağlık için öncelikli olarak yapılacaklar arasındadır.

Sağlıklı bir kentin üretilmesinde sağlık mühendisliği diye tanımlayabileceğimiz alt yapı hizmetleri (yeterli ve temiz bir suya erişim, atıkların bertaraf edilmesi vb.) yanı sıra; kentliler için sağlıklı bir yaşamı üreten uygulamalar (yeşil alanlar, hobi bahçeleri,  şehrin sosyal tarihini anlatan müzeler, yürüyüş bisiklet yolları, yürünebilir mekan kurgusu, sosyal ve kamusal mekanların özgür kullanımı); kentsel yaşam maliyetlerini düşürme bakıma muhtaçlarda dahil yoksulların işsizlerin alt sınıfların barınma, beslenme, ulaşım konusunda ihtiyaç duydukları hizmetleri ücretsiz veya düşük ücretle karşılanmalarının sağlanması önemlidir. Bu tarz bir kent inşası daha az fiziksel ve ruhsal sorununun yaşanmasının koşulunu yaratır. Bu uygulamaların hayırseverlik mantığı ile değil hak mantığı ile inşa edilmesi, dayanışmacı topluluk ekonomisi üzerine kurulması önemlidir. Bu çerçevede halk mutfakları tandır evleri çamaşırhaneler açmak ve bunları yaygınlaştırmak kooperatifleri desteklemek gerekir. Dayanışmacı, eşitlikçi bir toplum perspektifi bu uygulamaların kent hakkı felsefesi ile gerçekleştirilmesi ve kenti hakkının demokratikleştirilmesi kent sakinlerinin siyasal sağlığını etkileyen en önemli faktördür. Kent hakkı; kentte değişim değeri gözüyle bakanlarla egemenliklerini sürekli kılacak biçimde örgütleyen sermaye ve güç sahiplerinin, kent sermaye birikim süreçlerinin sorunlarını çözmek için neoliberal politikalarla tepe tepe kullandıkları bir hak olmuştur. Bu hakkı yoksullar, emekçiler, işsizler ve orta ve alt sınıflar için istemek gerekmektedir. Bu insanların mekanı kendi istedikleri biçimde, bir mahalleli olarak, bir meslek grubu olarak, kolektiviteler oluşturarak, üretmelerini mümkün kılacak biçimde kent hakkının demokratikleştirilmesi gerekir. Kentlerin sosyal ve kolektif boyutlarının gelişmesinde çıkarı olan alt ve orta sınıfların kentlerini ve özel olarak da kendi yaşam ve çalışma alanlarını etkileyen karar ve uygulamalarda irade yapmak için halk meclisleri mahalle meclisleri, otonomlar gibi yapılanmaları geliştirmek kurumsallaştırmak önemlidir. Kısacası özyönetimci, komünalist, cinsiyet eşitlikçi ekolojik bir kent yaşamının geliştiği yerlerde daha sağlıklı yabancılaşmamış, farklılıkların kendini ifade ettiği bir hayatın süreceği açıktır. Yanı sıra tanımı gereği heterojen olan kenti farklılıkların mekanı kılmak, yani farklı kültür, kimlik, cinsel tercih ve inançların kendisini gerçekleştirmesine uygun biçimde örgütlemek önemlidir. Kentsel topluluğu birleştiren bağın ırk, etnik köken kan veya din bağı değil, insan haklarına saygılı sosyo-eşitlikçi özgürlükçü değerler, emekçi kardeşliği temelini yani yeni bir kardeşlik bağı üzerinden tanımlanması gerekir.

Ekolojik toplum perspektifli bir kentin inşası 

Kentleşmedeki çarpıklığın giderilebilmesi için günlük ve parçalı duruşlar sergilemek ya da meclis kararları almak değil, bütünlüklü politikalar geliştirmek esas olmalıdır. Çocuklar için, yaşlılar için, gençler için, engelliler için ne kadar hassas yaklaşıyorsak doğanın kendisi için de hassas yaklaşılmalıdır. Bu düşünce erkek egemen iktidarcı zihniyete karşı geliştirilen bir düşüncedir. Bunun hayata geçebilmesi de demokratik, ekolojik ve cinsiyet özgürlükçü paradigmanın bütünlüklü  yürütülmesiyle mümkün olacaktır. Sağlıklı bir toplum için kadın bakış açısıyla kurulan kentler, sorunun çözümünü geliştirecektir. Bu da devletçi, iktidarcı, bireyci anlayışları mahkum ederek gelişebilecektir.

Demokratik otonom bölgesel idarelerin örgütlenme ve inşa modeli ocak, komün, meclis tarzıyla yatay örgütlenmelerin yapılandırılması ve yaygınlaştırılması ile gerçekleştirilebilir. Yerel yönetimler demokratik otonom bölgelerinin inşa edilmesinde önemli bir adım aynı zamanda önemli bir eşiği de ifade etmektedir. Demokratik ulus toplumu olmak, sağlıklı toplum halinde yaşamanın başta gelen koşuludur. Ulus-devletin tükettiği toplumu yeniden aslına iade eder. Sağlıklı toplum sağlıklı birey yetiştirir. Zihinsel ve ruhsal sağlığına kavuşan bireyin fiziki hastalıklara karşı direnci daha da artar ve hastalıklar azalır. Demokratik ulusun anlayışı toplumsallığı ve özgür birey-yurttaşı hedef aldığından, bireyin toplumla ve toplumun bireyle gelişme diyalektiği yeniden kurulur. Sağlığın toplumsallaştırıcı, özgürleştirici ve eşitleştirici rolü yeniden ortaya çıkar.



İLİŞKİLİ İÇERİK

Ata Soyer Sağlık ve Politika Okulu 10. Yıl Buluşmasını Gerçekleştirdi.

2009 yılından buna çalışmalarını yürüten Ata Soyer Sağlık ve Politika okulu 10 yıllık deneyimini paylaşmak ...

Bir cevap yazın