BIGtheme.net http://bigtheme.net/ecommerce/opencart OpenCart Templates
Home / ARŞİV / KAPİTALİZMDE ÇATLAKLAR YARATMAK-John Holloway

KAPİTALİZMDE ÇATLAKLAR YARATMAK-John Holloway

Yazar: John Holloway
Çevirmen: Barış Özçorlu, Bülent Doğan, Sinem Özer
Yayınevi :Otonom Yayıncılık

Holloway “Bugün dünyanın sonunu gözümüzün önüne getirmek, kapitalizmin sonunu getirmekten daha kolay” sözünü hatırlatarak başlıyor ve kapitalizmi; 4 duvarı, tavanı ve zemini olan ancak kapısız ve penceresiz bir odaya benzetiyor. Odanın duvarları her geçen gün daha da üstümüze doğru ilerlerken buradan çıkışın ancak duvarlarda çatlaklar aramak ve yaratmak olduğunu söylüyor. Çatlak yaratma yöntemini bir kriz yöntemi olarak değerlendiriyor; duvarı çatlakları ile kavradığı gibi kapitalizmi de tahakküm olarak değil, krizleri, çelişkileri ve zayıflıkları ile kavramak gerektiğini ifade ediyor. Sermaye giderek daha fazla talep ettikçe insanların uyum sağlamasının da giderek zorlaştığını, insanların sistemle sonuna kadar uyum içinde olamayacağını söyleyerek acil bir toplumsal değişime olan ihtiyacı tanımlıyor. Ancak bu değişimin devlet iktidarını ele geçirme yöntemiyle yapılamayacağının tecrübelerle anlaşıldığını, artık yeni bir mücadele diline ihtiyaç olduğunu, devrimi tasavvur edebilmenin tek yolunun onu çatlaklar yaratan bir süreç olarak görmek olduğunu iddia ediyor; kapitalizmi olabildiğince çok yolla parçalamak ve çatlakları genişletip çoğaltmaya çalışarak kesişmelerini sağlamak.

Akşamları bahçesine gidip kendisi için anlamlı ve keyifli işler yapan otomobil işçisi, boş bir evi işgal edip kira ödemeyi reddeden evsiz arkadaş grubu ya da kapitalist vahşete duyduğu öfke ile dünyayı değiştirmek için ormana gidip silahlı mücadele örgütleyen genç gibi örnekleri daha da çoğaltarak tüm bu örneklerdeki insanların sıradan insanlar olduğunu söylüyor. Sıradan insanların ortak noktası ise; para mantığının etkinliklerini biçimlendirmesinin reddi, bir uzam ya da uğrağı eline alma ve yaşamlarını kendi kararları doğrultusunda biçimlendirmek, yarattıkları çatlaklar da kapitalizme karşı mücadelenin önemli bir parçası. Bu durumun her zaman kusursuz bir özbelirlenimle olmadığını, kimi zaman kapitalist ilişkilerin zorla dışına çıkarılmanın (işten atılma, güvencesizler) insanları daha iyi bir dünya beklentisine dönüştüren toplumsal dayanışmaya yönlendirdiğini de hatırlatıyor.

Komünizm gelecekteki bir gelişim aşaması değil, acil bir ihtiyaç haline gelmiş durumdadır. Yazara göre bu çatlakların beynimizde ve duygularımızda bıraktığı iz yaratabileceğimiz bir dünya imgesinin izini taşır. Solun bu süreklilik hatlarını görmezden gelerek reddetmesini ve reformizmle suçlamasını eleştirir. Çatlakların içeriği değil nasıl ortaya çıktıklarını önemser, mücadelenin biçimsel olarak sermaye ile asimetrik olmak zorunda olduğunu, diğer türlü kapitalist ilişkileri yeniden üretme tehlikesi taşıyacağını hatırlatır. Önemli olan kendimizi ve başkalarını eyleyenler yani nesne olarak değil, özne olarak görmek ve buna uygun örgütlenme biçimleri bulmak, yazara göre “öteki politika”nın özünde yatan da budur. Burada örgütlenme biçimlerine de değinir; kapitalist örgütlenmeye damgasını vuran ilkeler hiyerarşi ve verimlilik arayışı iken; anti-kapitalist gelenekte ise kolektif özbelirlenim, etkin katılımın teşviki, doğrudan demokrasi ve yoldaşlık ile nitelenen komün, köy, sovyet ya da meclis geleneğini hatırlatır. Bu örgütlenme biçimlerinin temelinde yatan ilişki tarzı, gündelik mücadeleye tamamen yerleşmiş, amaç ile araç arasındaki ayrım parçalanmıştır. Yazar antikapitalist örgütlenme modellerinde yataylığa özel bir vurgu yapar; yataylığı mutlak hayata geçirmek zordur, resmi liderlik olmasa bile günlük pratikte hiyerarşik ilişkilerin ya da cinsiyetçi uygulamaların ortaya çıkması muhtemeldir. Bu nedenle yataylığı mutlak bir kural olarak değil, dikeyliğe karşı sürekli yürütülen bir mücadele olarak yani sürekli inşa edilmesi gereken bir yapı olarak ele alıyor.

Yazar emek tartışmalarına girdiği bölüme; “Sermayenin gerekli gördüklerini değil, zorunlu gördüklerimizi ya da arzu ettiklerimizi yapacağız” formülasyonuyla başlıyor ve ilk durumdaki “yapma”(sermayenin gerktirdikleri) ile ikinci durumdaki “yapma”nın (zorunlu gördüklerimiz) birbirinden tamamen farklı olduğunu söyleyerek bu formülasyona itiraz ediyor. Üzerinde hiçbir denetimimiz olmayan bir şeyi yapmanın, tercih ettiğimiz bir şeyi eylemekten farklı bir deneyim olduğunu iddia ediyor ve özbelirlenim ürünü ya da özbelirlenime yönelik itkilerden oluşan etkinlikler için “eyleyiş” sözcüğünü kullanmayı seçiyor. Hem dışşal bir yükümlülük olması hem de sermayeyi yaratanın kendisi olması nedeniyle “emek”i reddediyor, “çatlak”ı eyleyişin emeğe isyanı olarak tanımlıyor. Elyazmaları’ndan alıntı yaparak Marx’ın yabancılaşma tanımına ve “yabancılaşma emeğin nihai sonucu değil, emek sürecinin doğasında var” belirlemesine özel bir atıf yapar. Yine “bilinçli yaşam etkinliği” kavramına atıf yaparak Marx’ın daha sonraki eserlerinde bu kavramın üzerinde durulmaması ve zayıf formüle edilmesini eleştiriyor. Marx’ın ekonomipolitik eleştirisinin temelinde yer alan emeğin ikili niteliğini ele alarak; yararlı (somut) emeğin kapitalist toplumda soyut emek biçimini aldığını, eyleyişinin emek biçiminde yabancılaştığını ve soyutlaştığını söylüyor. Yabancılaşma; deneyimin kendisinde yoğunlaşırken, soyut emek; toplumsal nitelik, toplumsal bütünlükte yoğunlaşır, tüm eyleyişimiz toplumsal bağlama dahil edilir. Kendi özel etkinliğimizin başka etkinliklerle ilişkilendirilme biçimi etkinliğimizin de özünü biçimlendirir. Kapitalizmde delik açmayı zor kılan şeyin de bu örülme biçimi olduğunu, bu örgünün de devlet eliyle değil emeğin soyutlanması aracılığıyla gerçekleştiğini iddia ediyor. Bununla birlikte yabancılaşma ile bilinçli yaşam etkinliği arasında canlı bir antagonizma olduğu gibi soyut emek ile somut eyleyiş arasında da sürekli bir antagonizma söz konusudur ve bu ilişki gündelik yaşam sırasında kurulur.

Emek kavramının her zaman var olmadığını, her toplumda genel eyleyişin emek olarak görülen bir etkinlik olarak ayrı yere konulmadığını, örneğin kapitalizm öncesi toplumlarda emek zamanı ile boş zaman arasında ayrım olmadığını hatırlatarak emeğin soyutluğunun ilksel birikim döneminde kanlı bir tarihsel süreç sonunda gerçekleştiğini hatırlatıyor. Toprağın çitlenmesiyle insanların topraktan ayrılması bedenlerin de fabrikalarda çitlenmesi ve emeğin hapishanesinin yaratılmasını beraberinde getirdi. Emeğin dayatılması ücretli emeğin dayatılması (istihdam edilen işçiler) biçimini aldı. Holloway emeğin ücret ilişkisi üzerinden dayatılmasına aldatıcı bir olgu olarak yaklaşıyor ve kapitalizmle sorunun emeğin bizzat kendisi değil de, ücret ilişkisi olduğu yönünde bir yanılsamaya yol açtığını ifade ediyor. Klasik komünist gelenek emeği değil, daima ücret ilişkisini ortadan kaldırma mücadelesi yürüttü, mücadele emeğin sermayeye karşı mücadelesi olarak görüldü. Soyut emek mücadelesi sendikalarla birlikte iş (ücret arttırma, çalışma süresinin kısaltılması gibi) üzerine yürütülürken, ekonomik ve politik mücadele birbirinden ayrıştırıldı. Holloway ise tersine emeğin yaratılmasıyla sermayenin yaratılmasının aynı süreç olduğu, sermayeye karşı mücadelenin sermayeyi yaratana yani emeğe karşı da mücadele olduğunu söyleyerek klasik yaklaşımı eleştiriyor. Marx’ın eleştiri nesnesinin daha çok soyut emek üzerine yöneldiğini ve Marksist gelenekte yararlı emek/soyut emek arasındaki antagonizmanın neredeyse kaybolduğunu söyleyerek, Marksist geleneğin emeği tekçi bir kategori olarak, pozitif bir kuvvet, bir umut kaynaği olarak görmesini eleştiriyor. Bugünkü krizin Marksizmin genel krizi değil, bu biçimi olduğunu, çünkü bu biçimden çıkan mücadelenin kendisinin krizde olduğunu ifade ediyor.

Bu krizi aşmak için ise Holloway mücadelenin dilini değiştirmeyi öneriyor ve devrimi basitçe; kapitalizmi yapmayı durdurmak, çatlakları genişletip çoğaltmaya çalışarak kesişmelerini sağlamak olarak tanımlıyor.



İLİŞKİLİ İÇERİK

OLANAKLAR/ Baran Kılıç*

Edward Norton Lorenz, kelebek etkisini “Amazon Ormanları’nda bir kelebeğin kanat çırpması, ABD’de bir fırtınanın kopmasına ...