BIGtheme.net http://bigtheme.net/ecommerce/opencart OpenCart Templates
Home / MANŞET / İŞ NEDİR, NEDEN ÇALIŞIYORUZ

İŞ NEDİR, NEDEN ÇALIŞIYORUZ

Cansu KÖSE/ Meltem ZEKİOĞULLARI*

Çalışma yaşamı koşullarından bahsederken ne için çalışırız, iş nedir sorularını sormadan bir tartışma yürütmek eksik kalır. “Kapitalist iş dediğimiz şey insanın, işin konusu üzerinde, işin araçlarıyla belirli bir mülkiyet ilişkisine bağlı olarak gerçekleştirdiği etkinliğidir”. Tüm üretim tarzı, üretim araçlarına (işçilere, makinelere, fabrikalara) sahip sınıfın belirleyiciliğindedir çünkü mülkiyet onlarındır, sömürü de tam olarak buradan başlar. Emeğini satan emekçiden istenen sadece üretim, üretim ve daha çok üretimdir. Yaşamlar da bunu besleyen döngüden ibaret olmuştur. Okula git (eğitimini al ki sen işe uy, iş de sana uysun), iş bul (bu arada mutlaka evlen çocukların olsun da çarkımızın devri daim olsun), çalış çalış çalış çalış (sana yetenden fazlasını üretmende hiçbir sakınca yok ki, ne kadar ekmek o kadar köfte, yiyemediğin köfteleri paketletirsin).

Emeğin yağmalanması

Çalışmak, yaşamın önemli bir bölümünü oluşturmasına rağmen, sadece istediğimiz için, zorunluluk düşünmeksizin bir işte çalışan kaçımız varız? Daha da beteri 2-3 işte çalışmak zorunda kalan, “emeklilik” süresinde de çalışan, insani olarak 10 yıllık bir süre alacak bir işte emeğini daha da ucuza satarak 5 yılda bitirmek zorunda kalan kaç kişiyiz? Bu üretim ilişkileri içinde çalışmak demek: Emeğin yağmalanması, zaman gaspı ve yaşam gaspıdır.
İşçi sağlığı kavramını da bu bütünlük içinde, egemen sınıfın ‘iş’ine geldiği gibi iş çevresiyle sınırlamanın ötesinde görmemiz gerekir. Gerek emek-gücünü satmakta olan emekçinin sağlığından gerek bu gücü yeniden kurmakta olan emekçi sağlığından bahsederken tam da emeğin özgür olmaktan çıktığı bu noktada doğan sağlıksızlıktan ve nerede olduğundan bağımsız, emekçi olmasından kaynaklı bir sağlıksızlık halinde olmasından dolayı bu konuyu kapitalizm bağlamından uzak ele almak körlük olacaktır.

Kapitalizm öldürür!

Yeni koronavirüs salgın dönemi bir kez daha açıkça gösterdi ki, kapitalist üretim tarzı için mal ve hizmetlerin kullanım değeri sadece birer araçtır. Kapitalist üretim tarzında üretimin esas amacı artık ürüne el koyarak sermaye biriktirmektir. Aksi halde, salgın döneminde sadece toplumların zaruri ihtiyaçlarını karşılayacak kadar mal ve hizmet üretiminin yapılmasına sermaye çevreleri neden şiddetle karşı çıksınlar. Üretim ve dolaşım zincirlerinin birkaç aylığına aksamasının bir üretim tarzını altüst olma noktasına getirmesi, nasıl açıklanabilir? Dünya genelinde yüz binlerce iş yerinin kapanmasını milyarca insanın işsizlik tehdidiyle karşı karşıya gelmesi nasıl izah edilebilir? Hiç kuşku yok ki kapitalist üretim tarzının içsel özellikleri dahi krizler yaratmakta ve kapitalizm krizlerle şekillenmektedir. Yeni koronavirüs salgını 2008 sonrası bunalım döneminde olan ve baş aşağı giden kapitalizmin krizini sadece hızlandırmıştır. Ancak bu salgın dönemi açıkça ortaya koymuştur ki, kapitalizm bırakalım toplum yararına üretimi, topluma rağmen emekçileri hastalandırma ve öldürme pahasına üretmek ve kesintisiz sermaye biriktirmek zorundadır.

Çalışma koşulları ve talepler

Covid-19’un ilk olarak büyük bir “üretim merkezi” olan, en ağır çalışma koşullarına sahip işçilerin çalıştığı kentlerden biri olan Wuhan kentinde görülmesi bizler açısından tesadüfi değildir. Bugün Türkiye’de de en çok vaka görülen, ölüm sayısının en fazla olduğu şehrin emekçilerin iş bulmak için en çok göç ettiği İstanbul olması da aynı ölümcül çalışma koşullarının sonucudur.

Kapitalizmin kötü çalışma koşullarının neticesi olarak Covid gerçekliğini yaşarken salgın döneminde de çalışanlar için aynı politikalar devam ettirildi. Türkiye’de koronavirüs sebebiyle şimdiye kadar alınan önlemlerin 20 yaş altı ve 60 yaş üstünü kapsaması, yasakların hafta sonu ve resmi tatil günlerinde getirilmesi tam da AKP hükümetinin salgının başlangıcından itibaren devam eden “üretim devam edecek” yaklaşımına uygun önlemlerdi. Tıpkı ABD, İran, İsveç, Birleşik Krallık’taki gibi. Birçok iş kolunda da patronlar salgını fırsata çevirmeye çalıştı. Özellikle konaklama, yeme-içme hizmet alanı, AVM, inşaat, tekstil, liman gibi yoğun emek, düşük ücret alanlarında üretimin/hizmetin durmasını veya yavaşlamasını bahane ederek pek çok işçi işten çıkarıldı. İş gücü maliyetlerini düşürmek için özellikle kronik rahatsızlığı olan, yaşı sebebiyle risk altında olan işçiler işsiz bırakıldı, birçok işçiye de ücretsiz izin uygulaması dayatıldı. Böylece artan işsizlik sayılarına yenileri eklenmiş, birçok emekçi salgın döneminde en temel ihtiyaçlarına dahi erişemez duruma gelmiş oldu.

Korona günlerinde iş

Toplumun temel çalışma haklarından en mahrum kesimi ve özellikle mültecilerin, Kürt göçmenlerin oluşturduğu birçoğu kayıt dışı olan yaptıkları günlük işleri dışında hiçbir gelir garantisi olmayan ev işçileri, geri dönüşüm işçileri, sokak satıcıları Covid önlemleri dolayısıyla çalışmayı durdurmak zorunda kaldı ve tek gelir kaynaklarını da kaybettiler.

Üretimin/hizmetin devam ettiği iş kollarında çalışmaya devam etmek zorunda bırakılan emekçiler toplu taşıma alanlarında ya da iş yeri servislerinde ve işliklerinde göstermelik önlem(sizlik)ler ile her gün işlerine gittiler. Fiziki temas kuralları söz konusu emekçiler olunca kural olmaktan çıkarıldı. İşçiler birbirine yakın biçimde, kişisel koruyucu ekipman verilmeden çalıştırıldı. Her gün ekranlarda dengeli beslenmenin öneminden bahsedilen korona günlerinde de iş yeri yemekhanelerinde değişen bir şey olmadı. Mevcut duruma itiraz edenler ise işten çıkarılmalara kadar hak gaspına uğradı.

Salgın günlerinde talebin çok arttığı/kışkırtıldığı iş kollarında çalışan market çalışanları, kargo-teslimat hizmeti verenler, sağlık emekçileri bu dönemde çalışma saatlerinin çok fazla üstünde çalıştırıldı, iş yerlerinde daha büyük riskler ile karşı karşıya bırakıldı. Koronavirüs şüphesi/bulaşı sebebiyle karantinaya alınanların istirahat ya da hastalık izni hakları dahi gasp edildi.

Yaşam hakkı talebi

Çalışmak/çalıştırılmak zorunda kalan birçok emekçi evde bakım ihtiyacı olan yakınlarına yardım edemedi. Okulların-kreşlerin kapatılması ile çocuklar ve bakıma ihtiyacı olan ileri yaş ya da engelli bireyler evde tek başlarına kalmak zorunda bırakıldı. Ebeveynlerden ya da aile bireylerinden birine bu süreçte ücretli izin hakkı verilmediği için çalışmak zorunda kalanların, evde olduğu kısıtlı süre içerisinde ev içi görünmeyen emek yükü katlanarak arttı. Her gün işe gitmek zorunda bırakılanların yanında kurumsal alanlarda çalışanlar için uzaktan/evden çalışma uygulamasına geçildi. Evden çalışma, çalışanlar açısından daha çok tercihe bağlı iken korona sürecinde zorunluluk haline geldi.

Olası gıda krizlerini tartışırken coğrafyamızın ekim döneminde olması sebebiyle sistemin sebep olduğu salgın sonrası gıda krizinin çözümü çoğunun göçmen olduğu mevsimlik işçiler üzerinden olacak. Birçoğu kayıtsız, en temel çalışma hakları olmayan, sağlıklarının bahsi dahi geçmeyen tarım işçilerini daha kötü çalışma koşulları bekliyor.

Mevcut kapitalist sistemin işlerinde ve iş yerlerinde taleplerimiz çalışma hakkı talepleri değil, birer yaşam hakkı talebi haline gelmiştir. Adaletsiz işten çıkarmanın yasaklanması, ücretli izin hakkı, istirahat, hastalık izni hakkı, fazla mesailerin kaldırılması, çalışma saatlerinin düşürülmesi, iş yerlerinde koruyucu önlemlerin alınması talepleri, asıl olanın kapitalist üretim tarzını değiştirmek olduğunun farkındalığıyla birlikte yaşam hakkı için çalışma yaşamına dair taleplerimizdir. (1)

Çalışma yaşamı

Patronların kârı, insan yaşamından üstte tutmasına, işçi sınıfı grevlerle karşılık vermeye başladı bile. Salgın ile birlikte işsiz kalan milyonlar ile talebin arttığı iş kollarında sömürünün daha çok arttığını gören emekçiler öldürenin koronavirüs değil sistem olduğunu dillendirmeye başladı. 9 Mart’ta İtalya’da Napoli yakınlarındaki FIAT fabrikası ve Bologna’daki Bonfiglioli fabrikası gibi fabrikalarda spontane grevler başladı. Bu örnekler ve diğerleri fabrikadan fabrikaya, Veneto bölgesinde, Lombardiya’da, Cenova ve ötesindeki liman işçilerine yayılan bir hareketi tetikledi, İspanya, Kanada, ABD, Fransa’daki yüksek katılımlı iş bırakma grevleri bunları takip etti. Güvencesizliğe ve kötü çalışma koşullarına karşı öfke kolektif bir hal alıyor. Kriz anlarında daha çok açığa çıkan öfkenin doğru yönlendirilmesi ise en elzem olan. Pandemi sonrası çağa işçi sınıfının sistemin gerçek doğasının yanı sıra kendi gücünün çok daha farkında olarak başlaması çok muhtemel gözüküyor.

Esnek çalışma

Korona günlerinde çalışan kesimin ‘evde kalabilen’ veya ‘evden çalışabilecek olan’ şeklinde de önemli bir bölümü mevcut. Bugün evde çalışanlar hasta olma riskleri daha az olduğu için şanslı görülse de korona sonrası günlerde, kurumlar mali giderlerini azaltmak ve iş yerinde yerine getirmek zorunda olduğu sorumluluklarını azaltmak için uzaktan çalışmayı fırsata çevirebilir. Gerçekte olan ise çalışma günlerimizin 5 günden 7 güne çıkması olabilir, ansızın bir gece vakti mail ile iş talebi alabiliriz. Esnek çalışma saatlerinin sınırlarının net belirlenmemesi mesai kavramını tamamen ortadan kaldırabilir ve gün, saat fark etmeksizin her an kendimizi çalışırken bulabiliriz. Birçok şirket, çalışanlarını evlerinde denetleyebilmek için gözetim yazılımları satın alıyor. Eskiden iş yerlerinde emeğimizi sömürenlerin önümüzdeki dönemde en kişisel alanlarımıza girme riski var. Patronlar evlerimizde de emirler yağdırabilme, kendilerine yeni iktidar alanları kurabilme şansını yakalayabilir. Gözetim yazılımları ile evlerimiz “biri bizi gözetliyor iş yerleri” olmaya aday. Elbette bu kötü senaryo. Evde çalıştığımız ya da esnek saatli çalıştığımız bugünlerde “8-10 saat çalışmasam da oluyormuş” gibi sorular hepimizin aklından geçmiyor değil. Asıl değişim sorguladığımızda başlar.

AVM bostan yapılsa!

Kapitalist üretim sisteminin tüm dünyada yavaşladığı bu dönemde üretim ilişkilerimizi sorgulamak için iyi bir fırsat yaşıyoruz. Ne için çalışıyoruz? Bu kadar üretmeye gerek var mı? Kim bizi buna itiyor? Talep ettiğimiz/ettirilen ne kadar gerekli? Her gün kalkan yük gemilerinde, kargo uçaklarında, tırlarda giden temel yaşam ihtiyacı olmayan ürünler olmadan da yaşayabiliyor mu insanlar? Bugün uykularımızı kaçıran soruların hayırlara vesile olması hiç de uzak ihtimal değil.

Yine sık sık duyduğumuz, gördüğümüz manzaralar var korona sayesinde. “Saçlarımı kendim kestim, evdeki eski kıyafetlerden bir gömlek diktim, apartmanı temizledik, sokaktaki çöpleri topladık, ekmek yaptım, unu da yan komşum yazın köyünde öğütüp getirmişti, yoğurt mayaladım, 1 aydır dışarıdan yemek istemedim aslında yemek yapabiliyormuşum, komşumun tavuklarının yumurtalar henüz tüm sokağa yetmese de dönüşümlü paylaşıyoruz işte.” Birçoğumuzun balkonu küçük bostanlara dönüştü. Bir de şu karşı arsadaki AVM’yi kaldırıp bostan yapsak mahalle boyu karnımızı doyururuz. Kendi kendine yetebilme halinin pratiğe dönüştüğü korona günleri…

Devrimci potansiyel

Bu soruları sormaya başlamamız yeni (aslında eski) üretim ilişkilerini tahayyül edebilmemizi sağlıyor. Neyi, nerede, ne zaman, ne kadar, hangi koşullarda üreteceğimize sermayedarlar değil, kendimiz karar verdiğimizde iş ve iş yeri kavramlarını lügatımızdan çıkarmış olacağız. Kapitalist üretim tarzının mülkiyet ilişkileri, bu mülkiyete sahip olan egemen sınıflar ve ulus devlet yapısı, toplum yararına, doğayla barışık bir üretimin tarzının önündeki en büyük engel. İnsanı kendi emek ürününe, kendi emek sürecine, kendi türüne ve içinde yaşadığı doğaya yabancılaştıran bu üretim tarzını yok etmek, insanlığın ve doğal yaşamın devamı için bugün tarihin tüm zamanlarında olduğundan daha çok ihtiyaç haline geldi. Emek etkinliği insanı insan yapan, kendini gerçekleştirmesini sağlayan en başat türsel özellik. Emek etkinliğini, bir sömürü ve egemenlik ilişkisi olmaktan çıkarmak hayatı her gün yeniden ve yeniden üretenlerin, bizlerin kendi ellerinde. Tüm bu sömürü ve egemenlik ilişkileri aynı zamanda kendi kendinin altını oyan devrimci bir potansiyeli de var ediyor. Önemli olan bu devrimci potansiyeli devrimci mücadeleye dönüştürmek. Hayatı üreten bizler kendi emeklerimiz üzerindeki özdenetimden başlayarak, hayatın her köşesine uzanacak bir özyönetim perspektifiyle yaşamın her anını ve her alanını örgütlemeliyiz. Bruna Latour’un sözleriyle: “Her şey durduysa, her şey sorgulanabilir de, dümen kırılabilir, iyiden iyiye ayıklamaya gidilebilir veya aksine hızlandırılabilir. Yıllık dökümü şimdi çıkarmak gerekiyor. ‘Mümkün olduğunca çabuk tekrar üretime atılalım’ çağrısında bulunan sağduyuya, “Aman sakın ha!” diye haykırarak cevap vermek gerekiyor. Yapılacak en son şey, önceden yaptığımız her şeyi aynen kaldığı yerden sürdürmektir.”(2)

1. <http://disk.org.tr/2020/04/eski-duzen-iflas-etti-simdi-emekle-ve-bilimle-yeni-bir-toplumsal-duzen-kurma-zamani/>
2. <http://atasoyersaglikpolitikaokulu.org/yazilarmakaleler/her-sey-durduysa-her-sey-sorgulanabilir-de-bruna-latour/>

*Ata Soyer Sağlık ve Politika Okulu



İLİŞKİLİ İÇERİK

Toplumsal Tıp Tarihinde Bir Kare; Paracelsus ve Paracelsuscular

Bilim toplumsal bir eylemin sonucu olarak var olduğunu ve yaratıcısın halk olduğunu, bu gün elitlere ...